Sünnetin Yazımının Yasaklanması Onun Delil Olmadığı Anlamına Gelmez

Sünnetin Yazımının Yasaklanması Onun Delil Olmadığı Anlamına Gelmez

Muarızımız, yukarıdaki anlattıklarımızla ikna olmayıp: “Eğer mesele, yalnızca sünnetin yazılmasını emretmemekle kalmış olsaydı, söylediklerin iknaya yeter, şüpheleri giderebilirdi. Ne var ki mesele, bununla kalmamış, bilakis, sünnetin yazımının yasaklanmasına ve hatta daha önce yazılmış olanların yok edilmesine kadar uzanmıştır. Bu durum, Hz. Peygamber (s.a.v)’in sünnetin sonraki nesillere nakle-dilmemesini istediğini gösterir. O’nun bu arzusu ise sünnetin hüccet olamayacağı neticesini doğurur. Çünkü hüccet olsaydı, nakil yolla­rından herhangi birisiyle nakline engel olunmazdı,” diyecek olursa, kendisine şöyle cevap veririz;

Daha evvel izah ettiğimiz üzere, bir nassın yazılı olması, onun delil olabilmesinin şartlarından değildir. Üstelik yazı, kat’iyyet de ifade etmez. Bir anlık, yazının kat’iyyet ifade ettiğini kabul etsek bi­le, delilin kat’î bir yolla tesbit edilmiş olma zarureti yoktur. Bu ne­denle Hz. Peygamber (s.a.v)’in, sünnetin yazımını yasaklamış olması, onun sünnetin naklini istemediğine ve onun hüccet olamayacağına bir delil teşkil etmez. Rasûlullah (s.a.v), bu yasağın hemen ardından, daha etkili ve kuvvetli bir nakil yoluyla hadislerin rivayet edilmesini emretmişken, nasıl olur da sözkonusu yasağın, sünnetin delil olama­yacağına delil teşkil ettiği söylenebilir?

Müslim’in, Ebû Said el-Hudrî (r.a) tarikiyle rivayet ettiği bir haberde, bizzat Hz. Peygamber (s.a.v), kendisine kasden yalan isna­dında bulunan kimseleri, şiddetli bir azabla korkutmuştur. Bu konu­daki şu rivayetleri de hatırlayalım:

Buhârî ve Müslim, Ebû Bekir (r.a)’den şu hadisi nakletmiş-lerdir: “Burada bulunanlar, bulunmayanlara (sözlerimi) iletsin. Zira sözümü duyan birisi, onu, kendisinden daha iyi kavrayacak birisine ulaştırmış olabilir.”[1]

İmam Ahmed’in, Zeyd b. Sabit (r.a)’ten yaptığı bir rivayette de Rasûlullah (s.a.v): “Bizden bir hadis işitip de onu başkasına nak-ledinceye kadar hafızasında tutanın, Allah yüzünü ağartsın. Nice kimseler vardır ki, kendilerinden daha fakih (daha anlayış sahibi) olanlara fıkıh (malzemesi olacak hadis) aktarır. Nice fıkha malzeme ve kaynak olacak ilim taşıyanlar vardır ki, kendisi fakih değildir,”[2] buyurmuştur.

Tirmizî’nin, İbn Mesud (r.a)’dan yaptığı bir rivayette: “Bizden bir şey işitip de onu, duyduğu gibi başkalarına ileten kimsenin, Al­lah yüzünü ak etsin. Kendilerine haber iletilen nice insanlar vardır ki, onu bizzat işitenden çok daha iyi kavrarlar, “[3] buyurulmuştur.

İmam Alımcd, Cübeyr b. Mtıt’im yoluyla yaptığı bir rivayette, Hz. Peygamber (s.a.v)’in şöyle buyurduğunu kaydetmiştir: “Allah, sözümü işitip belleyen, sonra da onu işitmeyenlere nakleden kimse­nin yüzünü ak etsin. Zira kendisine tebliğ yapılan nice kimseler, ken­disine nakil yapandan daha anlayışlı ve daha kavrayışlıdır.”[4]

Buharî’nin rivayetinde Hz. Peygamber, Abdu’1-Kays heyetine, birtakım tavsiyelerde bulunduktan sonra şöyle buyurmuştur: “Bun­ları iyi belleyin ve (memleketinize döndüğünüz vakit) oradakilere iletin:[5]  İmam Şafiî ve başkalarının, Ebû Râfî’den yaptıkarı rivayette Allah Rasûlü (s.a.v), şöyle buyurmuştur: “Sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış bir vaziyette iken kendisine benim emir ve nehiylerimden birisi geldiğinde: ‘Biz anlamayız, Allah’ın Kitabı’nda ne bulduysak ancak ona tâbi oluruz,’ derken bulmayayım.”[6]  Benzeri rivayetleri daha da çoğaltmak mümkündür.

Hz. Peygamber (s.a.v)’in, hadislerin ezberlenip rivayet edilmesi­ni emretmesi, kendisine yalan isnad edilmesine karşılık şiddetli bir ceza ile korkutması, sünnetin dinleyenler ve kendilerine tebliğ yapı­lanlar için ne kadar önemli olduğunu, inananlar için ne büyük fayda­lar içerdiğini, ayrıca onun, dinde bir hüccet ve ilâhî ahkâm için bir açıklama olduğunu apaçık göstermez mi?

Daha önce zikrettiğimiz rivayetlerde geçtiği üzere Hz. Peygam­ber (s.a.v)’in, hadislerin tebliğini emrettikten sonra, “Nice fıkha kay­naklık edecek hadis ve haber taşıyanlar vardır ki, (kendisi onlardan hüküm çıkaracak seviyede) fakih değildir. Ve yine nice fıkıh (malze­mesi) taşıyanlar vardır ki, kendilerine naklettikleri, onlardan daha anlayışlıdır” buyurması, sünnetin dinde bir hüccet ve şer’î hüküm­lerde kaynak olduğuna en güzel bir delildir. Rasûlullah (s.a.v)’m bu sözü, hadisleri bizzat işiten kimselerin, onları, sonraki nesle iletme-lerindeki gayenin, bu neslin hadislerin içerdiği rikhî ve şer’î hüküm­leri istinbat etmelerine imkân verme anlamı taşır. Bu ise hadislerin bir hüccet ve içerdiği hükümlerin tesbit edildiği bir delil kabul etme­den mümkün değildir. Zerre kadar aklı ve imam olan birisi bilir ki Hz. Peygamber (s.a.v), hadislerin rivayet edilmesine dair emrini, ta­rihte bazı melik ve idarecilerin yaptığı gibi sırf meclislerde konuşma konusu olsun diye vermemiştir. Allah Rasûlü (s.a.v), ümmetine hiç­bir fayda sağlamayacak, onları oyun ve boş işlere sevk edecek şeyleri emretmekten çok uzak ve beridir.

İmam Şafiî’nin (r.h), Ibn Mesud (r.a)’un hadisini değerlendi­rirken söyledikleri de sözümü destekler mahiyettedir.Hazret, demiş­tir ki: “Hz. Peygamber (s.a.v), sözlerine kulak verilip ezberlenilerek onların başkalarına iletilmesine teşvik ettiğine göre bu, Rasûlul-lah’ın, ancak duyan kimseler için hüccet teşkil edecek nitelikteki şey­lerin, kendisinden nakledilmesini emrettiğini gösterir. Çünkü Hz. Rasûl (s.a.v/den, ancak yerine getirilmesi gereken bir helâl veya kaçı­nılması gereken bir haram ya da tatbik edilecek bir had yahut alınıp verilecek bir mal yahut din ve dünya ile ilgili bir nasihat tebliğ edile­bilir. Ayrıca bu hadîs, fakih olmayan ve künhüne vâkıf olmadığı hal­de hadisleri ezberleyen kimselerin, bu nitelikteki hadisleri nakledebi­leceklerini göstermektedir.”[7]

Bunun yanında özellikle Rasûlullah (s.a.v)’a yalan isnad etme­nin, neden büyük bir günah olduğunu ve bunu yapanın şiddetli bir azabı hakettiğini düşünelim. Halbuki başkaları adına yalan söyle­mek de haram olduğu halde, böyle değerlendirilmemiştir. Eğer baş­kalarına yalan isnad etmekle, Hz. Peygamber (s.a.v) adına yalan söy­lemek aynı seviyede olsaydı, yukarıdaki tehdidin Özellikle zikredil­mesinin bir hikmeti olmazdı.

Rasûlullah (s.a.v)’m kendisine yalan isnad etmeye özellikle işa­ret edip bu suça karşılık şiddetli bir azabı müjdelemesinin, hiç şüp­hesiz, ciddi bir sebebi vardır. Çünkü böyle bir durum, şeriat hüküm­lerinin tebdilini, helâlin haram, haramın da helâl görülmesini ortaya çıkarır. Bu da sünnetin vazgeçilmez bir hüccet ve şeriat hükümlerine kaynaklık etmesinden dolayı olmaktadır. Bu görüşlerimizin gerçekli­ğini görmek istiyorsan, Buhârî ve Müslim’in,. Muğire (r.a)’den rivayet ettikleri şu hadise bir bak: “Benim adıma söylenen yalan, başkası adına söylenen yalan gibi değildir. Kim, kasden benim adı­ma yalan söylerse Cehennemdeki yerine hazırlansın.”[8]

Sonra İmam Müslim’in, Ebû Hureyre’den (r.a) rivayet ettiği şu hadisi düşün: “Âhir zamanda yalancılar, deccaller çıkacak. Sizin ve babalarınızın (öncekilerin) duymadığı hadisleri size getirecekler. Onlardan sakının; sizi sapıtıp fitneye düşürmesinler.”[9]

Şimdi, Allah için söyle! Hz. Peygamber (s.a.v)’in hadisleri dinde hüccet olmasaydı, O’na isnad edilen uydurma hadislere karşı, sakın­dırmanın ne anlamı olurdu? Niçin böyle bir durum, fitne ve sapıklığı beraberinde getirsin? Şayet hadisleri rivayetteki maksat, Arapların ve diğer milletlerin haberlerini ve birtakım şiirleri rivayette olduğu gibi sırf bir teselli ve eğlence olsaydı, bu noktada yalancı ile doğru söyleyenin eşit olması gerekmez miydi? Aralarında bir fark olsa bile bu, fitne ve sapıklıktan sakındıracak kadar büyük bir fark olur muy­du? Elbette ki hayır. Fakat sünneti diğerleri gibi düşünmemiz imkânsızdır.

Sonuç olarak buraya kadar zikrettiklerimizin hepsi, sünnetin hüccet olduğunu apaçık ortaya koymaktadır. Bütün bunlar, akıl ve idrak sahibi olanların yanında, Hz. Peygamber (s.a.v)’in bizzat kendi açıklaması mesabesindedir. Aynı zamanda O’nun, sünnetin nakil ve muhafazasına olan rağbetinin bir göstergesidir.

Bütün bunlar apaçık ortadayken, nasıl olur da Rasûlullah (s.a.v)’m sünnetlerin korunmasına önem vermediği, yazımını nehyet-mesinin de bunu gösterdiği, dolayısıyla onun dinde hüccet olamaya­cağı düşünülebilir ve söylenebilir? Fakat gerçekleri herkes anlaya­maz ki! Allah Teâlâ’nın ilâhî ihbarı şöyledir: “Rasûlüm! Elbet sen, (hakkı) kalbi ölülere duyuramazsın. Arkalarını dönüp giden sağırla­ra daveti işittiremezsin. (Gönül) gözleri kör olanları, sapıklıkların­dan kurtarıp hidâyete ulaştıramazsın. Sen, ancak âyetlerimize iman edip teslimiyet gösterenlere davetini ulaştırabilirsin.”[10]

[1] Buhârî, İlim, 9; Müslim, Hacc, 446; Ebû Dâvud, Tatavvu, 10.

[2] Ibn Mâce, Mukaddime, 18.

[3] Tirmizî, #m, 7.

[4] Ahmed, Müsned, V, 39; Buhârî, Fiten, 8; Tirmizî, Hm, 7.

[5] Buhârî, İman, 40; İlim, 25; Müslim, İman, 24.

[6] Ebû Dâvud, Sünnet, 5; Tirmizî, İlm, 10.

[7] eş-Şâfıî, Risale, 402.

[8] Buhârî, Um, 38; Müslim,” Zühd, 72; Ebû Dâvud, İlm, 4.

[9] Müslim, Fiten, 84.

[10] RÛm, 52-53.