Sünnetin hüccet oluşunu inkâr edenlerin bir diğer şüphesi ve id­diası şudur: “Sünnet hüccet olsaydı; Peygamber (s.a.v), yazılma­sını emreder, Sahabe ve Tabiîn de cem ve tedvin için gerekli girişim­lerde bulunurlardı. Çünkü sünnetin hüccet oluşu, ona, gereken ihti­mamın verilmesini, korunması için gereken titizliğin gösterilmesini ve bu uğurda gerekli çalışmaların yapılmasını gerektirir. Ancak böy­lece sünnet, tahrif ve tebdilden, unutularak kaybolup gitmekten ve ehliyetsiz kimselerin, onda hata etmelerinden korunmuş olur. Bu ise ancak gelecek nesillerin, sübûtu kat’î bir tarzda, onu elde etmelerini emir ve bu imkânı oluşturmakla mümkün olur. Malumdur ki, sübûtu zannî olanlarla ihticacta bulunmak (hüküm çıkarmak), doğ­ru değildir. Nitekim Allah Teâlâ: ‘Bilmediğin şeyin peşine düşme!”[1] ve ‘Onlar ancak zanna tâbi oluyorlar,’[2] buyurmaktadır.

Sünnetin sübûtunun kati olabilmesi de ancak Kur’ân için ya­pıldığı gibi yazıya geçirilip tedvin edilmesi ile mümkündür. Fakat böyle yapılmamıştır. Çünkü Rasûlullah (s.a.v), hadislerin yazılması­nı emretmediği gibi yazılmasını dahi yasaklayıp önceden yazılmış bulunanların da imha edilmesini emretmiştir. Sahabe ve Tabiîn de aynı tarzda hareket etmişler, iş bununla da kalmamış, içlerinden ba­zıları, hadis rivayetinden çekinmiş yahut çok az rivayette bulunmuş, başkalarını da çok hadis rivayet etmekten menetmişlerdir.

Daha sonra sünnetin yazım ve tedvini olmuş; ancak bu, hadis­lerde hata, nisyan, tebdil ve tağyirin arız olmasına imkân verecek ka­dar uzun bir müddet geçtikten sonra gerçekleştirilmiştir. Bu durum, hadislerin bir kısmında şüphelere yol açıp kat’iyyetine gölge düşür­müş, onu itimada şayan ve hükme medar olmaktan uzaklaştırmıştır…”

Sonuç olarak, Rasûlulah (s.a.v)’ın, Sahabe ve Tâbiîn’in davranış­ları, Şâriin (Allah’ın), sünnetin kat’î bir şekilde sübûtunu murâd et­mediğini göstermektedir. Aynı zamanda bu irade, Şâriin nazarında sünnetin muteber bir delil olmadığını ve hüccet olarak kullanılama­yacağını da ortaya koymaktadır.

İddiamızı isbat ve seni bu konuda ikna edecek hadis ve haberleri sunuyoruz:

Ebû Said el-Hudrî, Hz. Peygamber (s.a.v)’in şöyle buyurduğu­nu haber vermiştir: “Benim sözlerimi yazmayınız! Kim, benden, Kur’ân dışında bir şey yazmışsa, onu derhal yok etsin. Benden, (ağız yoluyla) rivayette’bulunmanızda ise bir mahzur yoktur. Kim, bana yalan isnâd ederse, Cehennem’deki yerine hazırlansın.”[3]

Yine Ebû Said el-Hudrî (r.a) anlatıyor: “Biz, oturmuş Rasûlullah (s.a.v)’tan işittiklerimizi yazıyorduk. Bu arada Efendimiz (a.s) çıkageldi ve: ‘Ne yapıyorsunuz?’ diye sordu. ‘Sizden işittiklerimi­zi yazıyorduk,’ diye karşılık verdik. Bunun üzerine:

‘Allah’ın Kitabı’nın yanında, başka bir kitap daha mı istiyorsu­nuz? Allah’ın Kitabı’nı herşeyden tecrid edin, ona bir şey karıştırma­yın,’ buyurdu. Bizler de yazdıklarımızın hepsini bir araya toplayarak ateşle yaktık. Sonra da:

‘Ey Allah’ın Rasûlü! Sizden hadis rivayet edebilir miyiz?’ diye sorduk. Efendimiz (s.a.v) de:

‘Evet, benden hadis rivayet ediniz, bunda herhangi bir sakınca yoktur. Ancak kim, benim adıma bilerek yalan söylerse, Cehennem’deki yerine hazırlansın,’ buyurdu. Biz:

‘Ya Rasûlallah! îsrailoğullarından rivayette bulunabilir miyiz?’ diye sorunca, Allah Rasûlü (s.a.v):

‘Evet, îsrailoğullarından da rivayette bulunmanızda bir sakınca yoktur. Çünkü sizin onlardan rivayette bulunduğunuz şeylerin, daha da acâibleri onlarda vardır,’[4]karşılığını verdi.”

                                          Muttalib b. Abdullah Hantab şöyle demiştir:

Bir gün Zeyd b. Sabit (r.a), Hz. Muâviye’nin huzuruna girdi. Muâviye, ona bir hadis sordu. Zeyd, hadisi haber verince, birisinden onu yazmasını emretti. Bunun üzerine Zeyd (r.a): ‘Rasûlullah (s.a.v), bizlere, hadis­leri yazmamamızı emretmişti,’ diye hatırlattı. Muâviye (r.a) de iste­ğinden vazgeçip yazıyı sildirdi.[5]

  • Kasım b. Muhammed, şöyle demiştir: Hz. Âişe (r.a), dedi ki: “Babam (Ebû Bekir), Rasûlullah (s.a.v)’ın beşyüz kadar hadisini bir araya getirmişti. Bir gece onu çok sıkıntılı bir halde gördüm; bu hâlinden ben de huzursuz oldum ve kendisine, bir rahatsızlığından dolayı mı yoksa kötü bir haber nedeniyle mi kederlendiğini sordum. Sabahleyin, yanımda bulunan hadisleri getirmemi istedi; ben de gö­türdüm. Ateş istedi ve onları yaktı. Sonra da: ‘İçlerinde, kendisine itimad ettiğim kimselerden rivayetler vardı. Onların bana rivayet ettiği şekilde olmayabileceğini düşündüm. Binâenaleyh, onları üstüme almaktan endişe ettim ve onlar senin yanmdayken ölüp gitmekten korktum,’ dedi.”

Hâkim aynı haberi, başka bir yolla şu ilâve lafızlarla rivayet et­miştir:“Burada benim kaydetmediğim bir hadis olabilir. O zaman insanlar: ‘Eğer Hz. Peygamber (s.a.v) bunu söylemiş olsaydı, Ebû Bekir’in bundan haberi olması gerekirdi/ derler. Bilemem, belki de ben, size naklettiğim rivayetleri harfi harfine işitmemiş olabilirim.”[6]

Haberi Ali el-Müttakî (975/1 (1587), Muntehâbu Kenzi’l-Um-mal adlı eserinde zikretmiştir. Zehebî (748/1347) de aynı haberi, Tezkîretu’l-Huffâz adlı eserinde Hâkim yoluyla zikretmiş ve sahih olmadığını söylemiştir.

Yine ez-Zehebî, aynı eserinde şunu kaydeder: İbn Ebî Müleyke’den gelen bir rivayete göre Hz. Ebû Bekir (r.a), Rasûlullah (s.a.v)’m vefatının ardından insanları toplamış ve onlara şöyle demiş­tir: “Sizler, Hz. Peygamber (s.a.v)’den hadis rivayet ediyor ve onlarda da ihtilâfa düşüyorsunuz. Sizden sonrakilerin ihtilâfı ise daha fazla olacaktır. Bunun için Rasûlullah (s.a.v)’tan hiçbir şey rivayet etme­yin. Kim, sizden rivayette bulunmanızı isterse ona: ‘Aramızda Al­lah’ın Kitabı var, helâlini helâl, haramını da haram olarak kabul edin,’deyin.”[7]

Karaza b. Ka’b, şöyle demiştir: “Bizler, Irak’a gidiyorduk. Hz. Ömer de (r.a) bizimle birlikte ‘Sırâr’ mevkiine kadar geldi. Azalarını ikişer kere yıkamak suretiyle bir abdest aldı. Sonra da:

‘Sizinle niçin yürüdüğümü biliyor musunuz?’ diye sordu.

‘Evet, Allah Rasûlü’nün ashabı olduğumuz için bizimle yürü­dün,’ dedik. Bunun üzerine o:

‘Kuşkusuz siz, Kur’ân okurken (kıraatini tam beceremedikleri ve yeni Kur’ân öğrendikleri için) arı uğuldaşır gibi uğuldaşan bir beldeye gidiyorsunuz. Onları hadislerle, Kur’ân’dan alıkoyup meşgul et­meyin. Kur’ân’ı herşeyden tecrid edin (ona bir şey karıştırmayın), ha­dis rivayetini de azaltın. Haydi şimdi gidin, ben de (gönlümde) sizin­le beraberim/ dedi. Karaza, Kûfe’ye geldiği vakit, hadis rivayet et­mesini istemişler, o: ‘Ömer (r.a), bize bunu yasakladı,’ karşılığını vermiştir,”[8]

Ebû Hureyre’ye (r.a): “Sen, Ömer (r.a) zamanında da böyle rivayette bulunabiliyor muydun?” diye sormuşlar, o da: “Eğer ben, Ömer (r.a) devrinde, şimdiki gibi hadis rivayetinde bulunsaydım, hiç şüphesiz beni sopalardı,(ibn Abdilberr, a.g.e., I, 65.)demiştir.

  Şu’be, Sa’d b. İbrahim’den, o da babasından naklettiklerine göre Hz. Ömer (r.a), hadis rivayetinde çok ileri gittikleri için İbn Mesud, Ebu’d-Derdâ ve Ebû Mesud el-Ensârî’yi hapsetmiş ve kendilerine: “Siz, Rasûlullah (s.a.v)’tan fazlaca hadis rivayet edip duruyorsunuz,” demiştir.[9]

Urve b. Zübeyr, şöyle demiştir:  “Ömer b. el-Hattab (r.a),sünnetlerin yazılmasını istedi ve bu konuda ashâb ile istişare etti. Onlar da yazılması yönünde görüş bildirdiler. Hz. Ömer (r.a), bir ay süreyle, Allah Teâlâ’ya istiharede bulunduktan sonra Allah, onun kalbinin belli bir yönde itminan bulmasına yardım etti ve bir sabah, ashabın yanına çıkarak:

‘Ben, sünnetlerin yazılmasını istiyordum. Fakat sizden Önceki milletleri hatırladım. Onlar, birtakım kitaplar yazıp onun başına üşüşerek Allah’ın Kitabı’nı terk etmişlerdi. Allah’a yemin olsun ki ben, O’nun Kitabı’na hiçbir şeyi karıştırmak istemem,’ dedi.”[10]

İbn Vehb, İmam Mâlik’in şöyle dediğini haber vermiştir: “Hz. Ömer (r.a), hadisleri yazmak istemiş veya yazdırmıştı. Daha sonra: ‘Allah’ın Kitabı’yla birlikte başka bir kitab olamaz,’ dedi.”

İmam Mâlik (r.h), İbn Şihab’m, yalnızca kavminin nesebini içeren bir kitaba sahip olduğunu, zira o zamanki hadisçilerin yazma âdetlerinin bulunmadığını, âlimlerin yalnızca ezberlediklerini, içle­rinden bazıları yazmışsa, bunu ancak ezberlemek için yaptığını, ez­berleyince onu imha ettiklerini söylemiştir.[11]

Yahya b. Ca’de nakleder: “Hz. Ömer (r.a), bir ara sünnetin yazılmasını arzu etti. Ama daha sonra kendisinde, yazılmaması yö­nünde bir kanaat oluştu. Şehir merkezlerindeki valilerine bir tamim göndererek yanında yazılı hadis bulunanların, onu imha etmesini is­tedi.[12]

Câbir b. Abdullah b. Yesar anlatıyor: “Hz. Ali (k.v), bir hut­besinde: Yanında, yazılı hadis sahifesi bulunan herkesin, onu imha etmesini istiyorum. Zira önceki milletler, âlimlerinin kitaplarına tâbi olup, Allah’ın Kitabı’nı terk ettikleri için helak olmuşlardır,’dedi.[13]

Ebû Nadra, şöyle anlatır: “Ebû Said el-Hudrî’ye:

‘Senden işittiğimiz hadisleri yazabilir miyiz?’ dedik.

‘Hayır! Yoksa siz, onları mushaflar hâline getirmek mi istiyor­sunuz? Hz. Peygamber (s.a.v) bize konuşur, biz de ezberlerdik. Biz nasıl ezberlediysek, sizler de öyle ezberleyin,’ dedi.”[14]

Yine Ebû Nadra şöyle demiştir: “Ebû Said el-Hudrî’ye (r.a): ‘Sen, bize Hz. Peygamber (s.a.v)’den güzel hadisler rivayet ediyorsun. Biz ise onlara birtakım ilâvelerde bulunmaktan veya bazı şeyler çı­karmaktan korkuyoruz/dedim. O da: ‘Siz, hadisleri Kur’ân mı yap­mak istiyorsunuz? Hayır, hayır. Biz, Rasûlullah (s.a.v)’dan nasıl al­mışsak, siz de bizden öylece alın,’dedi.”[15]

Ebû Kesir, Ebû Hureyre (r.a)’nin: “Biz, hadisleri ne yazar ne de yazdırırdık,” dediğini haber vermiştir.[16]

İbn Abbas (r.h)’dan da: “Biz, hadisleri ne yazar ve ne de yazdı­rırız,” dendiği rivayet edilmiştir.[17]

Yine İbn Abbas’m (r.h), hadisleri yazmaktan nehyettiği ve: “Sizden evvelki milletler, yalnızca, bu tür kitaplarla ilgilenmişler ve sapıtmışlar dır,” dediği rivayet edilmiştir.[18]

Ebû Bürde de babasından işittiği hadis ve haberlerle, pek çok kitap yazdığını, bir gün babasının, onları isteyerek su ile sildiğini söylemiştir.[19]

Şa’bî anlatıyor: “Mervan, Zeyd b. Sâbit’i (r.a) ve haberi olma­dan ondan hadis yazan bir topluluğu yanına çağırdı. Topluluk, du­rumu kendisine bildirdi. Zeyd (r.a), onlara: ‘Ne biliyorsunuz, belki de size bildirdiğim hadisler, haber verdiğim gibi olmayabilir; bunun için her duyduğunuzu yazmayın,’ dedi.[20]

Aşağıda gelen rivayetler de Ibn Abdilberr’e aittir.

Süleyman b. el-Esed el-Muhâribî, İbn Mesud’un, hadislerin yazılmasından hoşlanmadığını haber vermiştir.

Esved b. Hilâl de şöyle demiştir: “Abdullah b. Mesud (r.a), içerisinde hadis yazılı olan bir sahife getirdi. Su isteyerek, onu yıkadı ve üzerindeki yazıları sildi. Sonra da yakılmasını emretti. Arkasın­dan: Allah aşkına! Yanında yazılı sahife olan birini bilen varsa, onu bana söylesin; eğer o sahifenin, tâ Hind diyarında olduğunu bilsem kalkar, oraya giderim. Çünkü sizden önceki Kitab ehli, Allah’ın Kitabı’nı terk ve ihmal ettikleri ve sanki onu hiç bilmiyormuş gibi dav­randıkları için helak oldular/ dedi.”

Abdurrahman b. Esved, babasının şöyle dediğini haber ver­miştir:“Alkame ile birlikte bir sahife bulduk ve doğru Ibn Mesud’a (r.a) gittik. Vakit de öğle sıraları idi. Belki dinleniyordur diye, kapı­sında oturduk.” Bir ara cariyesine:

“Bak bakalım, kapıdakiler kim?” dedi. Câriye de:

“Alkame ile Esved” diye karşılık verdi.

“İzin ver de içeriye girsinler,” dedi. İçeriye girdik. Bize:

“Çok beklemişe benziyorsunuz,” dedi.

“Evet,” dedik.

“Peki, neden izin istemediniz1?” deyince:

“Uykuda olduğunuzu düşünerek, rahatsız etmekten çekindik,” dedik. Bunun üzerine:

“Hakkımda böyle düşünmenizden hoşlanmam; zira bu vakit öy­le bir vakit ki biz, onu gece namazıyla kıyas ederdik (onun gibi fazi­letli görürdük.)” dedi. Bir müddet sonra, biz sahifeyi çıkararak:

“Şu sahifede güzel bir hadis var, bir bakar mısınız1?” dedik. He­men, cariyesinden bir tas su isteyerek onu eliyle silmeye başladı. Bir yandan da Allah Teâlâ’nm:

“Biz, sana kıssaların en güzelini haber verdik,[21]  âyetini oku­yordu. Biz:

“İçine bak, onda çok enteresan bir haber var!” dedik. O ise bir yandan siliyor, bir yandan da:

“Bu kalbler, birer kab gibidir. Onları Kur’ân’la meşgul edin; başka şeylerle oyalamayın,” diyordu.[22]

Ebû Bürde, şöyle demiştir: Ebû Mûsâ, bizlere hadis rivayet ediyordu. Onları yazmaya yeltendik. “Benden işittiklerinizi mi yaza­caksınız?” dedi. “Evet” karşılığını verdik. Bunun üzerine: “Getirin onları bana!” dedi ve su isteyerek onları sildi. Sonra da: “Biz nasıl ezberlediysek siz de öylece ezberleyin!” dedi.

Said b. Cübeyr, demiştir ki: “Kûfelilere birtakım meseleleri yazmıştım. Onlar hakkında, İbn Ömer ile görüşmek istiyordum. Ni­hayet onunla karşılaştım. Mektuptan haberi olup olmadığını sor­dum. Eğer yanımda yazılı bir kitabın bulunduğunu bilmiş olsaydı, aramızda iş biterdi.”

Başka bir rivayette ise Said (r.h), şöyle demiştir: “Biz, bazı ko­nularda ihtilâf eder, onları da yazardık. Sonra ben, onları İbn Ömer (r.a)’e götürür, ona belli etmeden yazdıklarımıza bakarak so­rardım. Şayet onların yazılı olduklarını farketse, aramızda iş biter, bizden uzaklaşırdı.”

Mesruk anlatıyor: Alkame’ye: “Bana, bazı fıkhı konuları yazar mısın?” dedim. Bana: “Yazmanın hoş karşılanmadığını bilmiyor musun?” dedi. “Evet, biliyorum; ben ancak yazıp ezberledikten sonra yakmayı düşünüyorum,” dedim.

İbn Sîrin anlatıyor: “Ubeyde’ye: ‘Senden işittiklerimi yazabilir miyim?’ diye sordum. ‘Hayır,’ dedi. ‘Peki, hadislerin yazılı olduğu bir kitap bulursam, onu size okuyabilir miyim?’ dedim, yine: ‘Hayır,’ de­di.”

İbrahim de şöyle demiştir: “Ubeyde’nin rivayetlerini yazıyor­dum. Bana: ‘Benden duyduklarınızı, kitap halinde toplayarak bir araya getirip ebedîleştirmeyin,’ dedi.”

Ebû Yezid el-Murâdî de Ubeyde’nin, ölüm döşeğinde iken bütün yazdıklarını isteyip, imha ettiğini haber vermiştir.

Numan b. Kays da şöyle demiştir: “Ubeyde, ölmeden önce yaz­dıklarını istedi ve onları imha etti. Kendisine, niçin böyle yaptığı so­rulunca: ‘Bir neslin gelip, onları maksatlarının dışında kullanmala­rından endişe ediyorum,’ dedi.”

Kasım b. Muhammed ve Said b. Abdulaziz’in de asla hadis yazmadıkları rivayet edilmiştir.

Şa’bî de: “Ne beyaz bir kağıda çizgi çizdim, ne de kendisinden hadis aldığım kimseden, bir hadisi, iki kere tekrarlattım,” demiştir. Başka bir rivayette ise: “Eğer, ehli olanlar ezberlememiş olsalardı, bir hayli hadisi unutmuş olacaktım,” ziyâdesi vardır.

İbrahim en-Nehâî’nin de hadislerin yazılmasını kerih gördüğü ve:“Hadisleri yazmayın, aksi takdirde gevşekliğe düşersiniz,” dediği rivayet edilmiştir.

İshak b. İsmail e t-T âl e kani şöyle demiştir: “Cerir b. Abdül-hamid’e, Mansur b. el-Mu’temir’in, hadislerin yazılmasını kerih görüp görmediğini sordum: ‘Evet, Mansur, Muğire ve A’meş, hepsi de hadislerin yazılmasından hoşlanmazlardı,’ dedi.”

Yahya b. Said ise şöyle demiştir: “Bir zamanlar, insanların yazım işini büyüttüklerini ve ondan sakındırdıklarını görmüştük. Şimdi ise herkes hadise yöneldi. Eğer biz, yazacak olsaydık, (babam) Said’in ilminden ve rivayetlerinden çok şeyler yazardık.”

el-Evzâî de şöyle demiştir: “Bir zamanlar bu ilim, çok kıymetli ve değerli bir şeydi. O vakitler insanlar, birbirleri ile karşılaşmaları ve müzâkereleri esnasında, sözlü olarak hep ilim aktarırlardı. Ne za­man ki kitaplara geçti; o vakit, hem ilmin nuru kayboldu, hem de eh­li olmayanların eline düştü…”[23]

İbnu’s-Salah (643/1245), Ulûmu’l-Hadis adlı eserinde, el-Evzâî’nin bu sözünü muhtasar olarak şu lafızlarla nakletmiştir: “Bu ilim, insanlar onu birbirlerinden ağız yoluyla nakil ve tahsil ederler­ken çok değerliydi. Ne zaman kitaplara geçti; o vakit, ehli olmayan­lar ona karıştı ve karıştırdı.”[24]

Cevap

Yukarıda yaptığımız nakiller, sünnetin hüccet oluşunu inkâr edenlerin dayandığı delillerdir. Onlar, bunlara dayanarak sünnetin Kur’ân gibi yazılmadığını, yazılmasının mene dil diğini, bunun için sünnetin kesin bir hüccet olmadığım ileri sürmüşlerdir.

Bu şüphe, birçok meseleyi içine almaktadır. Bunları ileri süren­ler, hak yoldan çıkmış, doğru yoldan sapmış kimselerdir. Bu itibarla, bize de onları tek tek ele alarak açıklamak, her birindeki hata ve yanlış düşünceleri ortaya koymak düşmektedir. Böylece ortaya atılan bu tür şüphelerin aslı ortaya çıkmış, bâtıl oldukları anlaşılmış ve okuyucularımız onların yanlış olduğuna iyice kanaat getirmiş olacak­lardır.

(1)İsrâ, 36.

[2] En’am, 116.

[3] Müslim, Zühd, 72; Dârimî Mukaddime, 42; Ahmed, Müsned, III, 12, 21, 39.

[4] Buhârî, Enbiya, 50; Müslim, Zühd, 72; Tirmizî, Fiten, 70; İlim, 8,13; Ahmed, Müsned, III, 39, 46, 47, 83.

[5] Ebû Dâvud, İlim, 3; Müsned, V, 182; İbn Abdilberr, Câmiu Beyâni’l-İlm, I, 63.

[6] İbn Kesir, rivayetin bu şekliyle garib olduğunu söylemiştir. Zira, her iki senette de Ali b. Salih isimli bir râvi vardır ki, ma’ruf olmayan birisidir. Rasûlullah (s.a.v)’tan rivayet edi­len hadisler, bu miktardan {yani beş yüzden) binlerce adet fazladır. Belki de Ebû Bekir, (r.a) ancak bu kadarını toplamaya muvaffak olabilmişti. Daha sonra da sözünü ettiği ka­naat kendisinde oluşmuştur. Suyûtî bunu şöyle değerlendirir: Belki de Ebû Bekir (r.a), bizzat kendisinin Hz. Peygamber (s.a.v)’den işittikleri ile yalnızca bazı sahâbilerin rivayetlerini toplamıştır. Zahir olan da böyle rivayetlerin bu miktardan fazla olamayacağı­dır. Daha sonra da haber verdiği hususların meydana gelmesinden korkmuş ve endişelen­miş olabilir.

[7] ez-Zehebî, Tezkiretü’l-Huffâz, I, 3-4.

[8] İbn Abdilberr, a.g.e., II, 120. Zehebî, a.y. (33b) İbn Abdilberr, a.g.e., II, 121,

[9] İbn Abdilberr, a.g.e., II, 121; Zehebî de yine Tezkire ‘de nakl etmiştir.

[10] İbn Abdilberr, a.g.e., I, 64; Beyhakî, Medhal, 407. had. no: 731.

[11] İbn Abdilberr, a.g.e., I, 64.

[12] İbn Abdilberr, a.g.e., I, 63.

[13] İbn Abdilberr, a.g.e., I, 64.

[14] Aynı yer.

[15] Aynı yer, Beyhakî, Medhal, had. no: 727.

[16] İbn Abdilberr, a.g.e., I, 66; Arimî, Mukaddime, 42.

[17] îbn Abdilberr, a.g.e., I, 64; Beyhakî,Medhal, had. no: 736.

[18] İbn Abdilberr, a.g.e., I, 65; Beyhakî, Medhal, 408.

[19] İbn Abdilberr, a.g.e., I, 65; Dârimî, Mukaddime, 42.

[20] Ibn Abdilberr, a.g.e., I, 65.

[21] Yusuf, 3.

[22] Bu rivayetin râvilerinden birisi olan Ebû Ubeyd demiştir ki : “Rivayete göre bu sahife, ehl-i kitabın haberlerinden elde edilmişti. Bunun için Abdullah b. Mesud, bakmayı hoş karşıla­madı. Bkz. İbn Abdilberr, Câmiu Beyâııi’l-İlm, I, 66.

[23] Buraya kadar verdiğimiz rivayetler için bkz. İbn Abdilberr, Câmiu Beyânil-İlm, I, 63-70.