Bazı sahabelerin hadislerin yazımı konusundaki uygulamasını bir delil kabul etsek bile bu, asla sünnetin hüccet olamayacağı anla­mına gelmez. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v)’in sünnetin yazılmasını nehyetmesiyle ilgili hadisi değerlendirirken ifade ve izah ettiğimiz gibi o emrin mecrası ve mânâsı, muhaliflerin anladığı gibi değildir. Bu nehiy, sünnetin delil olmadığını göstermez ve yazı, hüccet olma­nın zarurî bir şartı değildir. Burada Sahâbe’yi sünneti yazmaktan alıkoyan başka sebepler de vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

Önce şunu hatırlatalım: Bazı sahabelerin hadisleri yazmaktan kaçınması, yasaklamanın izinden sonra olduğuna ve onu neshettiği-ne dair bir delil olamaz. Çünkü Ibn Kuteybe ve Hattâbî’nin belirt­tiği gibi yasağın ve iznin bütün şahıs ve durumları kapsadığını söyle­yecek olursak, o takdirde Sahâbe’nin, Hz. Peygamber (s.a.v)’in vefa­tından sonra da önceki hâl üzere devam ettiklerini belirtmemiz gere­kir. Onlar, Rasûlullah (s.a.v)’m müsaadesine muttali olamamış, ön­ceki hükmün nesholunmayıp devam ettiğini zannetmişlerdir. Yoksa, yasağın izinden sonra olup, onu neshettiği şeklinde bir anlayışa sa­hip olmamışlardır. Böyle olsaydı onlardan sonraki neslin, yazmaya izin verildiği ve bunun mübâh olduğu konusunda icmâ etmemeleri gerekirdi.

Eğer yasak ve iznin herbirini, daha önce zikredilen hususlarla tahsis edenlerin görüşünü benimsersek, o takdirde yazmaktan kaçı­nan, başkalarını bundan meneden ve yazılı olan sahifeleri imha eden Sahabe ve Tabiîlerin, yazmaya engel teşkil eden unsurlardan her­hangi birisi sebebiyle böyle yaptıklarını söylememiz gerekecektir. Bu sebepler, Kur’ân ve sünnetin yazılmasının karışıklığa yol açması, ya­zıya güvenilerek gevşekliğe düşülmesi, bunun sonucu olarak da ilim, fıkıh ve anlayışın kaybolması gibi nedenler olabilir.

Aynı şeyleri, sünnetin tedvin edilip tıpkı Kur’ân gibi bir kitapta toplanması konusunda da söyleyebiliriz. Kaldı ki tedvinin, hücciyye-tin şartlarından olduğu yolundaki görüş tamamen yanlıştır. Buna gö­re deriz ki: Eğer tedvin edilmeyiş, hücciyyete mâni bir unsur olsaydı Hz. Ebû Bekir ve Zeyd b. Sabit (r.h), ilk anda, Kur’ân’m cem edil­mesinden kaçındıklarında, Kur’ân’ın hüccet olmadığı anlayışıyla böy­le yapmışlardır, demek de doğru olurdu. Bu durum, her ikisi için de düşünülemez. Fakat durum şudur: Onlar, ilk anda Kur’ân’ın cem edilmesi fikrine yanaşmadılar. Çünkü Rasûlullah (s.a.v), bunu yap­mamış; yapılmasını da emretmemişti. Sonradan, maslahat ve hayrın Kur’ân’ın toplanıp yazılmasında olduğunu görünce, derhal onu ger­çekleş tirmişlerdir.

Buhârî, İbn Şihab tarikiyle şunu nakleder: Zeyd b. Sabit(r.a), demiştir ki:Yemâme savaşında pek çok hafız sahabenin şehid edilmesi üzerine Hz. Ebû Bekir (r.a), beni çağırttı. Vardığımda Ömer (r.a) de oradaydı. Ebû Bekir (r.a), bana: “Ömer geldi ve: ‘Yemâme sa­vaşında çok sayıda Kur’ân hafızı şehid oldu. Ben, diğer bölgelerde de hafızların yok olmasından ve bu sebeple, Kur’ân’ın ekseriyetinin kay­bolmasından endişe ediyorum. Ben, Kur’ân’ın biraraya getirilmesini emretmenizi uygun görüyorum,’ dedi. Ben de ona: ‘Rasûlullah (s.a.v)’m yapmadığı bir işi biz nasıl yaparız ki?’ dedim. Ömer: ‘Al­lah’a yemin olsun ki, bu hayırlı bir iştir, diyerek ısrarla bana müra­caatta bulundu. Sonunda Allah, benim de kalbimi Ömer’in görüşü­ne ısındırdı. Ben de onun gibi düşünmeye başladım,” dedi.

Zeyd (r.a). diyor ki: Hz. Ebû Bekir (r.a), bana: “Sen genç ve akıllı birisisin. Hakkında kötü bir şey bilmiyoruz. Hem sen, daha ön­ce Rasûlullah (s.a.v)’ın vahiy kâtipliğinde de bulunmuştun. Üzerinde Kur’ân yazılı olan parçaları araştır, onları biraraya getir,” dedi. Al­lah’a yemin olsun ki; eğer bana, bir dağın yerini değiştirmek gibi bir görev verselerdi bu, Ebû Bekir’in (r.a), Kur’ân’ın toplama işini em­retmesinden daha ağır gelmezdi.

Onlara: “Rasûlullah (s.a.v)’ın yapmadığı bir şeyi, nasıl olur da sizler yapmaya kalkışırsınız,” dedim. Hz. Ebû Bekir: “Allah’a ye­min olsun ki, bu çok hayırlı bir iştir,” dedi ve bana bu konuda çok ıs­rar etti. Sonunda Allah, benim de kalbimi, o ikisinin kanaatine açtı ve yatıştırdı. Artık Kur’ân’ı cem edebilmek için üzerine âyet yazılmış hurma yaprağı, kemik, ince beyaz taş gibi yazı maddeleriyle, Kur’ân’ı ezbere bilenleri araştırıp âyetleri toplamaya başladım. Tevbe Sûresi’nin “Andolsun, içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sıkıntıya uğramanız O’na ağır gelir.”[1] âyetini yalnızca, Ebû Huzeyme el-Ensârî’nin yanında bulabildim; başka kimsede bulamadım. Biraraya getirdiğim Mushaf, (tamamlandıktan sonra) ölünceye kadar, Hz. Ebû Bekir’in yanında kaldı. Sonra, hayatı boyunca Hz. Ömer’in ya­nında kaldı. Şehid edildikten sonra Mushaf, kızı Hz. Hafsa’ya inti­kal etti.[2]

Bu rivayet, bir nassın tedvin edilmeyişinin onun hücciy-yetine olumsuz bir tesir etmediğinin en açık delilidir. Sünnetin ted­vin edilmeyişinin daha başka sebepleri de vardır. Bunlara ileride de­ğineceğiz.

Ayrıca Hz. Ömer’in, sünnetin tedvini ve onu bir kitapta topla­ma konusunda mütereddid olduğunu ve bu konuda ashâb ile istişarede bulunduğunu görüyoruz. Nitekim içlerinden bir kısmı, ted­vin edilmesi yolunda fikir beyân etmişlerdir. Eğer tedvin edilmiş ol­mak, hücciyyetin bir şartı olsaydı, o takdirde Hz. Ömer’in tedvin ko­nusundaki tereddüdünün, sünnetin hüccet olup olmadığı tereddü­dünden kaynaklandığını söylemek gerekir. Bunu kim söyleyebilir?

Hz. Ömer’in, müslüman oluşundan itibaren, hilâfeti zamanında tedvin konusu ortaya çıkıncaya kadar geçen uzun zaman boyunca, sünnetin hücciyyetinden tereddüt ettiğini söylemek asla mümkün değildir. Çünkü o, çok daha basit meselelerde Rasûlullah’ın hükmü­nün ne olduğunu öğrenmeye büyük özen gösterirdi. Bu durumda, onunla ilgili olarak iki şey söylenebilir: O, ya sünnetin hüccet olduğu görüşündeydi yahut bu kanaatte değildi. Ama her halükârda, tedvin konusundaki tereddüdü, sünnetin hüccet oluşundaki tereddüdünden kaynaklanmış olamaz. Ancak bu tereddüt, sünnet konusunda araş­tırmaya sevkeden diğer sebeplerden ortaya çıkmış olabilir.

Bazı sahabelerin tedvinden kaçınmaları veya tedvin edilmiş bu­lunan sahifeleri yakmaları konusunda ise iki sebep zikredilebilir:

1- Bu kimseler, son derece muttaki ve verâ sahibi kimselerdi.

Bu nedenle, kendilerinden sonra bazı kimselerin, onların tedvin et­miş olduğu hadislerle amel etmesinden endişe etmişlerdir. Bunun se­bebi ise hadisi kendilerine rivayet eden şahsın, zahiren sika görün­mekle beraber, aslında yalancı olması ihtimali veya hafızası kuvvetli gibi görünmekle birlikte, gerçekte zayıf olması yahut da bizzat kendi­lerinin RasûiuUah (s.a.v)’tan işittikleri hadislerde hata yapmaları ih­timalidir.

Nitekim Hz. Ebû Bekir’in (r.a), tedvin ettiği hadis sahifelerini niçin yaktığını, Hz. Aişe’ye izah ederken söyledikleri şu sözler, bunu göstermektedir:

“Onlar senin yanındayken ölüp gitmekten korktum. Ola ki, içerisinde kendisine güvenip sika zannettiğim bir zâtın rivayetleri bulunur da aslında rivayet ettiği hadisler, bana naklettiği gibi olmayabilir. Fakat sorumluluğu ben üzerime almış olurum.”

Başka bir rivayette ise şöyle söylemiştir:

“Size birtakım hadis­ler rivayet ettim. Kimbilir, belki de onları, RasûiuUah (s.a.v)’tan keli­mesi kelimesine işitmemiş olabilirim,”[3]

2- Kur’ân’da olduğu gibi Sahâbe’den bir kişinin yahut iki, on ve­ya yüz tanesinin, Resulullah (s.a.v)’tan sâdır olan herşeyi bir kitapta toplama imkânları yoktur. Çünkü bütün risâleti boyunca, her an Rasûlullah (s.a.v)’la beraber olan birini bulmak da mümkün değildir. Bunun bulunabileceği farzedilse bile bu sefer de her işittiğim ezber­lemesi, onları hatırlaması ve tedvin etmesi imkân dahilinde değildir. Yine içlerinden belli sayıda kimsenin, sırayla, nöbetleşe Rasûlullah (s.a.v)’ın yanında bulunmaları, ve O’ndan sâdır olan herşeyi hafızala­rına almaları da mümkün gözükmemektedir. Bazen içlerinden birisi, belli bir vakit Rasûlullah’la yalnız kalmış ve bu arada başkalarının muttali olamadığı bazı şeyleri müşahede etmiş ve işitmiş olabilir.

Bu itibarla, Sahâbe’den her birinin, diğerlerinin sahip olmadığı sünnet bilgisine sahip olduğunu bilmek gerekir. Ne kadar yetki veri­lirse verilsin, hiçbir kimsenin, Rasûlullah (s.a.v)’ın vefatından sonra sayılan yüzhinleri bulan Sahâbe’yi biraraya toplayarak onlardan bil­dikleri ve yazdıkları bütün sünneti Öğrenmeleri mümkün değildir.[4]

Sahabe, buna muktedir olmadıklarını anlayınca kendilerinden sonra gelenlerin, aynen Kur’ân’da olduğu gibi, onların bütün güçleri­ni sarfederek, sünnetin tamamını bir kitap hâline getirdikleri inancı­na düşerler korkusuyla, tedvin işinden kaçınmışlardır. Bu nedenle, daha önce yazılmış olanları da yakmışlardır. Ayrıca sözlü rivâyetlerin sünnet olmadığı inancına kapılıp çelişki hâlinde tedvin edilmiş bulunanları, sözlü rivayetlere tercih ederler endişesini de taşımışlar­dır. Halbuki böyle bir durumda sözlü rivayet, tedvin edileni neshet-miş de olabilir. O zaman, şer’î hükümlerin büyük bir kısmının kay­bolması tehlikesiyle karşı karşıya kalınmış olurdu.

Sünneti tedvin edenlerin, -özellikle de Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (r.h) gibileri- Rasûlullah (s.a.v) ile uzun müddet beraber yaşa­mış ileri gelen sahabeler olduklarını düşünürsek sonraki müslüman-larm, sözkonusu inanca sahip olacakları aşikârdır. Hz. Ebû Be­kir’in: “Benim bulamadığım hadisler kalmış olabilir. Bu nedenle de insanların: ‘Eğer Rasûlullah (a.s) bunları söylemiş olsaydı, Ebû Be­kir’in mutlaka ondan haberdar olması gerekirdi,’ demelerinden kor­kuyorum,” sözü de bu kanaatimizi kuvvetlendirmektedir.

Fakat tedvin işini, Rasûlullah (s.a.v) ile uzun müddet birarada kalmadığı bilinen birisi yaptığı takdirde böyle bir endişe duymaya gerek kalmaz. Hele Zührî, Buhârî ve Müslim gibi bütün gayretim hadisleri toplayıp, tedvin etmeye sarfetmiş bir imamın, sünnetin ta­mamını biraraya getirme imkânına sahip olduğu hiç düşünülemez. Çünkü aradan uzun zaman geçmiş, İslâm toprakları genişlemiş, Sahâbe’nin pek çoğu vefat etmiş, Tabiîn ve onlardan sonrakiler ala­bildiğine çoğalmıştır. Öyle ki, Zührî (124/742) gibi bir tek kişinin, bütün bunlarla karşılaşması ve rivayetlerinin tamamını alması, ak-len imkân dahilinde görülmemektedir.

Sözkonusu ihtimal, bu kimseler için mevcut olmayınca, doğal olarak, onların ve benzerlerinin, sünneti tedvin etmelerinde de bir sakınca kalmamaktadır. Bilakis, aradan uzun zaman geçmesi, güve­nilir râvilerin vefat etmesi ve ezberleme melekesinin zayıflaması ne­deniyle tedvin işi, zaruret hâline gelmiş olmaktadır.

Çünkü bir taraftan Acemler, Araplara karışmış, medeniyetleri Araplar arasında yayılmıştır. Bunun sonucu olarak pek çoğu yazı öğ­renmiş ve hafızaya güvenen evvelki tabiatlarından sıyrılmışlardır. Ote yandan mezheplerin çoğalıp fırkaların yayılması, zındık ve mül-hidlerin ortalığı kaplaması sonucu, Hz. Peygamber (s.a.v)’e uydurma hadis isnadı o kadar çoğalmıştır ki, artık Rasûlullah’tan sâdır olduğu bilinen hadislerin, güvenilir ve tenkitçi âlimler tarafından yazılıp tedvin edilmesi bir zaruret hâline gelmiştir. Ancak bu şekilde, sahih olanla olmayanları birbirinden ayırmak mümkün olabilmiştir.

İbn Hacer (855/1448), Fethu’l-Bâri adlı eserinin mukaddime­sinde şöyle demektedir: “Hadislerin, Sahabe ve Tabiîn büyükleri zamanında, Câmî türünden eserlerde toplanıp tertip edilmediği bilin­melidir. Bunun iki sebebi vardır: Birincisi, İslâm’ın ilk devirlerinde hadislerin Kur’ân’la karıştırılması endişesinden dolayı tedvin işinin, Sahâbe’ye yasaklanmış olmasıdır. İkincisi ise Sahâbe’nin kıvrak zekâ ve kuvvetli ezberleme gücüne sahip olması ve çoğunun yazı yaz­mayı bilmemesidir. Sonraları, Tabiîn asrının sonlarına doğru âlimler, muhtelif şehir merkezlerine dağıldı. Bu arada Haricî, Râfizî ve kaderi inkâr eden gruplardan pek çok bid’atlar yayıldı. Bu sebeple hadislerin, tedvin edilip kitap hâline getirilmesi zarureti hâsıl oldu.[5]

Bundan dolayı Ömer b. Abdülaziz, vali ve âlimlere, hadisleri toplayıp tedvin etmelerini emretmiştir. Yazılmış olan nüshalardan da her şehre, birer tane göndermiştir.

Buhârî, ta’lik yoluyla naklettiği bir haberde şunları kaydeder: “Ömer b. Abdülaziz, Ebû Bekir b. Hazm’a bir mektup göndererek: ‘Rasûlullah (s.a.v)’m hadislerini araştır ve yaz. Çünkü ben, âlimlerin vefat edip ilmin yok olmasından korkuyorum. Yalnızca Rasûlullah (s.a.vYın hadislerini kabul et. İlmi yayın. Bu maksatla ilim meclisleri oluşturun ki bilmeyenler de Öğrensinler. Zira ilim, gizli kaldığı za­man yok olur,’ demiştir.”[6]  Haberi İmam Mâlik, Muvatta’da muh­tasar olarak nakletmiştir.

el-Herevî de Zemmü’l-Kelâm adlı eserinde, Yahya b. Said va­sıtasıyla, Abdullah b. Dinar’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Sahabe ve Tabiîn, hadisleri yazmamışlardır. Zekâtla ilgili mektup­lar ve az miktardaki hususlar dışında, hadisleri ezber yoluyla alıp, sözlü olarak nakletmişlerdir. Ne zaman ki, hadislerin yok olmasın­dan korkuldu ve âlimler ölüp gitmeye başladı, o vakit Ömer b. Ab­dülaziz, Ebû Bekir b. Hazm’a bir mektup göndererek, sünnet ve hadisleri araştırıp yazmasını emretti.”[7]

Ebû Nuaym (430/1038) ise Tarihu Isbahan adlı eserinde, bu haberi şöyle nakletmiştir: “Ömer b. Abdülaziz, İslâm beldelerinde­ki âlimlere mektuplar göndererek: ‘Rasûlullah (s.a.v)’ın hadislerini araştırın ve onları toplayın,’ diye emir verdi.”[8]

Abdurrezzak (211/827), Musannefinde, İbn Vehb’in şöyle de­diğini kaydetmiştir: İmam Mâlik’i işittim, şöyle diyordu: “Ömer b. Abdülaziz, şehir merkezlerine mektuplar göndererek onlara sünnet ve fıkıh hakkında bilgi verirdi. Medine’ye yazdığı mektuplarda ise daha evvelki tatbikatların nasıl olduğunu sorar ve yanlarındakilerle amel etmelerini isterdi. Bu arada Ebû Bekir b. Hazıria da bir mek­tup göndererek, sünnetleri toplamasını ve yazıp kendisine gönderme­sini istedi. İbn Hazm da (bulabildiği kadar) hadisleri bir kitapta topladı. Ne var ki, göndermeden evvel Ömer bin. Abdülaziz vefat etti.”[9]

İbn Abdilberr, Zübeyr’in azadlı kölesi Sid b. Ziyâd’m şöyle dediğini nakleder: İbn Şihab ez-Zührî’yi, Said b. İbrahim’e şunla­rı derken işittim: “Ömer 6. Abdülaziz, bize sünnetleri toplamamızı emretti. Biz de onları defterler hâlinde yazdık. O da valisi bulunan her beldeye bir defter gönderdi.”[10]

İbn Hacer (852/1448) ise Fethu’l-Bâri’nin mukaddimesinde -daha evvel naklettiğimiz sözlerinden sonra- şöyle demektedir: “Ha­disleri ilk defa cem edenler, Râbî b. Sabîh (160/776), Said b. Ebî Arübe (157′j’773) ve benzerleridir. Üçüncü tabakanın büyük âlimleri ahkâmı tedvin edinceye kadar hadis âlimleri, bütün babları aynı tarzda tasnif ediyorlardı. İmam Mâlik (1791795), el-Muvatta adlı eserini tasnif etti ve ona, Hicazlı hadis âlimlerinin kuvvetli olan rivayetlerini almaya itina gösterdi. Bu arada eserinde, Sahabe sözle­rine, Tabiîn ve onlardan sonra gelenlerin söz ve fetvalarına da yer verdi. Mekke’de İbn Cüreyc (150/767), Şam’da el-Evzâî (159/775), Kûfe’de Süfyan es-Sevrî (161/777), Basra’da Hammad b. Dinar (165/781), ilk tasnif işini gerçekleştirenlerdir. Daha sonra, kendi asırlarındaki pek çok kimse, tedvin ve tasnif işleminde onları takip etmişlerdir. Bu iş, Rasûlullah (s.a.v)’ın hadislerinin biraraya getiril­mesi gerektiği görüşüne sahip olan imamlar gelinceye yani hicrî ikin­ci asrın başlarına kadar devam etti.

Ubeydullah b. Mûsâ el-Abesî el-Kûfi, Müsedded b. Müser-hed el-Basrî (228/843), Esed b. Mûsâ el-Emevî, Mısır’a yerleşmiş olan Nuaym b. Hammad el-Huzâî (228 h.), bir müsned tasnif et­mişlerdir. Sonra gelen imamlar da onları takip etmişlerdir. Pek çok imam, topladıkları hadisleri ‘Müsned’ hâlinde[11]  biraraya getir­mişlerdir. Bunlara, Ahmed 6. Hanbel (241/855), Ishak b. Râheveyh (235/853), Osman b. Ebî Şeybe (239 h.) ve diğer seçkin hadisçileri örnek verebiliriz. Ebû Bekir b, Ebî Şeybe (235/849) gibi bazı hadisçiler ise[12]  hadis ve haberleri müsned ve bablara göre bir­likte tasnif etmişlerdir.

İmam Buhârî (256/869), bu musannefleri görüp tetkik etti. Onların sahih ve hasen rivayetlerin yanında, pek çok zayıf haberleri de ihtiva ettiğini, bu iki çeşit haberin birbirinden tefrik edilemeyece­ğini farketti ve o vakit, sıhhatinden hiç kimsenin şüphe edemeyeceği sahih hadisleri toplamaya azmetti. Üstad Ishak b. Râheveyh’in (238/852) bu konudaki teşviki de kendisine güç, azmine şevk verdi. Bu büyük üstad, bir gün içlerinde Buhârî’nin de bulunduğu talebe­lerine: ‘Keşke, Rasûlullah (s.a.v)’ın sahih sünnetlerini ihtiva eden muhtasar bir kitap meydana getirseniz ne güzel olur,’ demişti. Buhârî (r.h): ‘Bu söz kalbime yer etti ve el-Câmiu’s-Sahih’i yazmaya başladım,’ der.”[13]

el-Kâsımî, Kavâidü’t-Tahdis adlı eserinde (1332/1914) der ki: “İmam Suyûtî (911 /1505) ve hadisleri ilk cem eden kimselerin hepsi hicrî ikinci asırda yaşamışlardır. Hadis tedvininin başlangıcı ise hicrî birinci asrın başlarında, Ömer b. Abdülaziz’in (101/719) hilâfeti zamanına rastlar,” demiştir. İbn Hacer (852/1448) de Fet-hu’l-Bâri’de aynı haberi zikretmiş ve şöyle demiştir: “Ömer b. Ab­dülaziz’in emriyle, hadisleri ilk tedvin eden İbn Şihâb ez-Zührî’dir.” Ebû Nuaym da (430/1038) aynı haberi nakletmiş tir.[14]  İşte bu yüzden, Tabiîn asrından sonra, yazmanın ve sünneti tedvin etmenin mübâh olduğuna dair icmâ tahakkuk etmiştir. Hatta bazıla­rı, bunun mendûb ve vâcib olduğu görüşündedirler.[15]

Kâd-ı lyâz (544/1149), demiştir ki: “İlmin (hadislerin) yazımı konusunda, Sahabe ve Tabiîn arasında pek çok ihtilâf vardı. Çoğu bunu uygun bulmazken, bazıları da caiz görüyorlardı. Daha sonra müslümanlar, bunun caiz olduğunda icmâ ettiler. Böylece, daha önce var olan ihtilâf ortadan kalktı.”[16]

İbn Salâh (318/929), demiştir ki: “İlk devir müslümanları, ha­dislerin yazımı konusunda ihtilâf ettiler. İçlerinden bir kısmı, hadis­lerin ve ilmin yazımını uygun bulmayıp ezberlemeyi emrederlerken, bazısı da buna cevaz verdi. Sonradan bu ihtilâf ortadan kalktı ve müslümanlar, sünnetin yazılmasının caiz ve mübâh olduğunda icmâ ettiler. Eğer hadisler, kitaplarda tedvin edilmeseydi sonraki asırlar­da kaybolup giderdi.”[17]

İbn Hacer de (852/1448): “Selef âlimleri, hadislerin yazılıp ya­zılmayacağı konusunda ihtilâf etmişlerdir. Gerçi mesele daha sonra açıklığa kavuşmuş, hadisleri yazmanın caiz, hatta müstehâb olduğu­na dair icmâ hâsıl olmuştur. Kaldı ki, hadisleri tebliğ ile yükümlü olup da onları unutma endişesi taşıyanların, yazmalarının vâcib ola­cağı gayet açıktır,” am demiştir.

Kaynaklar;

[1] Tevbe, 128.

[2] Bkz. Aynî, Umdetu’l-Kâri, IX, 303 vd.

[3] Bkz. Ali el-Muttakî, Kenzu’l-Ummal, X, 285.

[4] Bkz. Suyûtî, Tedribü’r-Râui, 206.

[5] İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, I, 4.

[6] Buhârî, İlim, 34; Kasımı, Kauâidü’t-Tahdis, 46-47.

[7] Kâsımî, Kavâidü’t-Tahdis, 46-47.

[8] Kâsımî, a.g.e., aynı yer.

[9] Kâsımî, a.g.e., aynı yer.

[10] İbn Abdilberr, Beyâni’l-îlm, I, 76.

[11] Müsnedler; hadislerin, konularına bakılmaksızın, Sahabe râvilerine göre ardarda sırala­narak toplandığı hadis mecmualarıdır.

[12] Osman b. Ebî Şeybe ile Ebû Bekir b. Ebi Şeybe kardeştirler ve ikisinin de müsnedleri vardır. (Müt.)

[13] İbn Hacer, a.g.e., I, 4 vd.

[14] Fethu’l-Bâri, I, 146.

[15] Aynî, Umdetul-Kâri, II, 158.

[16] Bkz. Nevevî, Müslim Şerhi, XVIII, 129-130.

[17] Ibnu’s-Salah, Ulûmu’l-Hadis, 169-171. (188) Fethu’l-Bâri, I, 146.