Erdal Demirkıran

Müslüman’dım; ama annemden babamdan dolayı. Aslında ‘ayıp olmasın’ diye gidiyordum Cuma Namazı’na. Tek başına olsaydım oruç da tutmazdım sanırım; soranlara ‘Müslüman’ım’ diyecek kadardı bütün imanım! Ben yine o gece dehşetle fark ettim; yalandan inandığımı ya da inandığımı sandığımı! Ve ne yazık ki odamın duvarında asılı duran o büyük sırrı da ancak o gece fark edebildim…

Yaratıcı bir kitap yollamış da ben onu neredeyse hiç okumamışım ve adına ‘saygı’ diyerek hem de beton çivisiyle duvara çakmışım.
Şimdi düşünüyorum da ne cesaretmiş bendeki!Birilerinin ‘hayatın sırrı’ dediklerini hiç vakit kaybetmeden büyük bir iştahla okumuşum; lakin ‘Bütün sır bunda!’ diyen Peygamber ve onun Allah’tan getirdiklerini ‘anlayamam’ diyerek ıskalamışım! Kimsenin olmadığı bir yolda yürürken önüme bir pinpon topu düşse ne yapardım kim bilir? Oysa karşımda O’nun gönderdiği Kur’ân duruyordu ve bu durum beni, önümde yuvarlanan üç kuruşluk bir pinpon topu kadar bile heyecanlandırmıyordu. Ne kadar normal olabilirdi ki Allah’ın bir yasa göndermesi? Buna şaşırmamam gerçekten şaşırtıcıydı.

Kısacası ismim gibiydi imanım; inanacaklarımla birlikte üflenmişti kulağıma adım. Esasında din değil, alışkanlık gibi bir şeydi benimki ve 1957 yılında vefat eden hafız dedemden kalma bir Mushaf’tı o duvardaki. Bunu itiraf etmeliyim: Dedemin hatırasını birilerine gösterirken antika değeriydi ileri ittiğim; ona dokunanlar da benim kafadandı bildiğim. Koklayanlar Mesela ‘Eski kitap kokusuna bayılırım!’ diyordu hatta üzerinde bulunan yüz yıllık el yazısı, Rabb’in milenyumlarca önce yazdıklarından daha çok ilgi çekiyordu.

İşte o yalnız gecem yapayalnız olmadan önce ilk defa bir başka göründü gözüme duvardaki mucize! ‘Peki, ya gerçekse ya onu Allah yazmışsa?..’ Bunu ilk defa düşünmüş olmalıydım ki kulaklarımın kızardığını fark ettim. Yanabilirdi o an beynim. ‘Eyvah!’ dedim inceden ve ona yöneldim. Az sonra dokunacağım şey, O’nun kelimeleri miydi şimdi? Heyecanımı anlatmayı gerçekten isterdim; fakat bunu başarabileceğimi sanmıyorum. Abarttığımı düşünüyor olabilirsin; lakin ben bunu hiç umursamıyorum.

En küçük tıkırtıyı bile duyarken seslerin en yücesine sağır kalışım anlaşılır gibi değildi. Parmaklarımın yanacağını zannediyordum ona uzandığımda; çünkü öyle öğretmişlerdi. Olmadı dedikleri, yanmadı elim. ‘İçinden ateş çıkacak, başın yanacak, kıyamet kopacak; aman sen dokunma ona, zaten anlayamazsın da!..’ demişti birileri. Olmadı, o da olmadı… Merakım zorluyordu zirveleri; ama şaşkındım gördüğümde gerçekleri. Bildiğin kitaptı işte; yani kâğıdın üstüne mürekkeple yazılmış bir sürü yazı… Öyleyse neden o da diğerleri gibi durmuyordu; elimde, cebimde, kütüphanemde? Yaratıcı, onu bir balon olarak göndermeyi bilmiyor muydu ya da başka bir şey? Kitap olarak göndermiş işte! Meğer buymuş ilk yanılışım; ben onu hiçbir zaman kitap olarak algılamamışım. ‘En sevdiğin kitap hangisi?’ diye sorduklarında, onun adını cevaplarımın arasına almamışım. Şaka değil; gördüğümde usulca çivisine asmaktan ibaretti onunla aramızdaki iletişim ve üç kere öpüp başıma koymaktı onu bütün sevişim…

O gün bütün bildiklerimi unutma kararıyla birlikte aldım çivilerden kurtardığım Kur’ân’ı önüme. Aradım ‘Ben biraz gecikeceğim!’ dedim, yavrularıma ve eşime. Uzadı gece ve tam 11 ay sürdü güneşin doğması. 8 m2′lik bir odada, alelade bir sandalyede 15′er dakikalık uykularla geçen 11 ay… Bunu nasıl yaptığımı, hiç yorulmadan, nefes almadan günde 22 saat nasıl çalıştığımı sordu yanıma gelenler: ‘Aşk mı azim mi, ne bu? dediler. Hiçbiri değildi oysa; bilemediler.

Gerçeği söyledim: ‘Bunu ölüme borçluyum. Ben de tıpkı senin gibi Âdem’in oğlu, Azrail’in yakın dostuyum.’ Ve gece bitti ben başladım; Kur’ân Hakk’tanmış ‘kendim’ anladım.

ERDAL DEMİRKIRAN