M. Ali KAYA
İnsanların harikulade olarak kabul ettikleri haller vardır. Bunlar peygamberlik iddiası ile beraber olursa “mucize” herhangi bir iddiaya dayanmadan Allah dostlarında görülürse “keramet ve ikram-ı ilahi” isyan ve tuğyanı açık olduğu halde harikulade hallere ve başarıya maruz kalırsa buna da “istidrac” adı verilir. Gerek kelamcılar gerekse Seyid Şerif Cürcani gibi dil ve kavram bilginleri istidracı böyle tarif etmişlerdir.

İstidracın lügat anlamı, “derece derece yükselmek ve indirmek” anlamındadır. Din dilinde ise, “bir kimsenin kendisini felakete götürecek olan yanlış yolda başarılı bir şekilde ilerlemesi” anlamına gelmektedir. Bu başarı kişinin kibir ve gururunu artırır, kendisini haklı ve doğru yolda olduğu gururu ile herkesi hor görür, hak ve hakikati kabul etmez ve kendisine hayran olan taraftarları ile beraber sonunda büyük bir felakete sebep olur. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri fıtratları bozulmuş ve vicdanları çürümüş şarlatan münafıkların fenalıktaki başarılarının geçici olup istidrac ve mekr-i ilâhi olduğunu (Sözler, 2004, s.628) belirterek bu nevi dünyevi başarıların onları aldatarak imtihana tabi tuttuğunu ve ahirete büyük bir felaketle karşı karşıya kalacaklarını ifade etmiştir.

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Kafirleri fitneye düşürmek, imtihan etmek için onlardan bir kısmına verdiğimiz dünya ziynetlerine gözünüzü dikerek sakın onlara benzemeye çalışmayın. Allah’ın sizin için hazırlamış olduğu rızık hem daha hayırlı hem de devamlıdır” (Taha, 20:131) buyurarak mü’minleri ikaz etmekte ve insanların dünyada kendilerine yapılan ikram ve ihsanlardan dolayı gurura kapılmaması gerektiğini ve bu gibi hususların istidrac eseri olabileceğini açıklamıştır.

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Mesnevi-i Nuriye” isimli eserinde kerametle istidracı şöyle açıklar: “Keramet ile istidrac sureten birbirine benzese de manen birbirine mübayin ve zıttır. Zira keramet mucize gibi Allah’ın fiilidir. Ve o keramet sahibi de kerametin Allah’tan olduğun bilir. Allah’ın kendisine hami ve rakîb olduğunu da bilir; tevekkül ve yakîni ziyadeleşir. Lâkin bazen Allah’ın izni ile kerametlerine şuuru olur. Bazen olmaz. İstdrac ise gaflet içinde iken eşyay-ı gaybiyenin inkişafından ve garib fiilleri izhar etmekten ibarettir. Fakat bu istidrac sahibi bunu nefsine istinat ve iktidarına isnat etmekle enaniyeti ve gururu öyle fazlalaşır ki ‘Bu servet ancak benim bilgim sayesinde bana verilmiştir’ (Kasas, 28:78) diyerek kendisine isnat eder.” (Mesnevi-i Nuriye, 2006, s.359)

Bu izahtan da anlaşıldığı gibi Allah’tan gafil olan ve başarıya ulaşan tüm bilim ve siyaset adamlarının ve dünyada büyük başarılara imza atıp bununla isyan ve zulmümü artıran tüm idarecilerin bu başarısı istidrac olup, onun ahretini felakete atar ve ebedi cehennemde kalmasına ve azabının artmasına sebep olur. Dünyada başarısı arttıkça Allah’tan uzaklığı artar. Şeytanın bütün başarısı ve Allah’ın kendisine mühlet vermesi istidrac olup onun Allah’tan uzaklığını artırmak ve ebediyen cehennemde kalmasını sağlamak içindir. Bunun için denilmiştir ki “Allah kullarını ihmal etmez; ancak imhal eder.” Yani mühlet verir, ona süre ve zaman tanır. Bu zaman ihlaslı ve kasıtsız günaha girenlere tövbe etme fırsatı verirken, bilerek isyan ve tuğyana dalanlara ise dünyada günahlarını, ahirete ise azaplarını artırmaya sebeptir.

Yüce Allah bir memleket halkına azap etmek ve helak etmek dilediği zaman onların fitneye ve fesada girmelerine müsaade eder. Bu husus Kur’ân-ı Kerimde şöyle ifade edilir: “Biz bir memleket ahalisini helâk etmek istediğimiz zaman orada dünya hayatını gaye ve amaç edinenlere ve idarecilerin imkan veririz. Onlar da fısklarını ve günahlarını artırırlar.” (İsra, 17:16) “Allah zalimler ve fasıklardan başkasını helak etmez.” (En’am, 6:47; Ahkâf, 46:35)

Allah’ın kendilerine verdiği büyük nimetler, yani sıhhat, servet, kabiliyet, başarı, makam ve mevkileri ile çıkardıkları fitne, fesat ve kötülükler, isyan, tuğyan ve fısklarına rağmen ilahi felaketin gelmemesi ve başarılarının devamı Allah’ın onları yavaş yavaş helak etmesinden başka bir şey değildir. Peygamberimiz (sav) bu konuda ümmetini ikaz ederek şöyle buyurmuştur: “Allah bir kula günah işlemesine rağmen dünyada sevdiği şeyleri vermeye devam ediyorsa bilin ki o istidracdır. Sonra şu ayeti okudu: ‘Ne zaman onlar bizim zikrimizden gafil olurlar ve kendilerine verdiğimiz nimetler ile sevinip zevk ve safaya dalarlarsa biz de onları ansızın yakalarız. Bu durumda onlar şaşkına dönerler ve ümitsizliğe düşerler.” (Enam, 6:44; Müsned-i Ahmed, 4:145)

Dünya bir imtihan meydanıdır. Dünya ahretin tarlasıdır. Yüce Allah insanları ahir zamanda Deccal ve Süfyan ile imtihana tabi tutacaktır ve tutmuştur. Deccal ve Süfyan Allah’ın kendilerine verdiği güçle harikalar göstererek insanları aldatacak ve kendilerine bağlayacaktır. Her ikisinin de silahı yalan, dolan, hile ve fitnedir. Peygamberimiz (sav) buyurdular ki: “Ahir zamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek eşhas-ı müthişe-i muzırraları, İslamın ve beşerin hırs ve şikakından istifade ederek az bir kuvvetle nev-i beşeri herc-ü merc eder ve koca alem-i islamı esaret altına alır.” (Mektubat, 2004, s. 455; Hakim, Müstedrek, 4:529-530)

Deccal ve süfyanın harika hallerine ve olağanüstü başarılarına imanı zayıf olanlar, dünya sevdalıları kapılarak ahretlerini helak ederken imanı kuvvetli olanlar onları iman nuru ile tanıyarak hile ve desiselerine kapılmayacaklardır. Ancak ümmetin çoğu onun deccal ve süfyan olduğunu kabul etmeyerek harika hallerini bir nevi keramet kabul edeceklerdir. Bu nedenle peygamberimiz (sav) “Süfyan o derece büyük gizli bir fitnedir ki, Müslümanlar içinde çıkar, münafıkane hareket eder. Tüm peygamberler ümmetlerini onun şerrinden uyarmışlardır. Ben de sizi uyarıyorum. Zira bu güne kadar çıkmamış, demek sizin içinizden çıkacaktır. O benim zamanında çıksa ben onun davasını çürütür ve sizi onun şerrinden korurum, ama benden sonra çıkarsa herkes kendisini ondan korumaya baksın” (Buhari, Fiten, 26; Müslim, Fiten, 101) buyurmuşlardır.

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Deccalın “sihir ve manyetizma gibi harikalarıyla kendisini muhafaza ettiğini ve rejimi ve teşkil ettiği hükümetinin bütün başarılarını şahıslarına alarak herkesi kendi emrine amade ettiğini ifade eder. Bu durumun onun hakkında bir istidrac olduğunu beyan eder. Bu nedenle onun mesleğini bozacak ve öldürebilecek olanın ancak hârika ve mucizatlı ve umumun makbulü olan Hz. İsa (as) olabileceğini belirtir. (Şualar, 2005, 907-908)

Deccal ve süfyanın bu harika kuvveti kazanmasının da siyasi dehaları sebebiyle olduğunu ifade eder. Mal ve servet, saltanat gibi kuvvet vasıtaları olmadığı halde siyasi ilmi ile ve propaganda vasıtasıyla cesur orduların ve faal milletin kuvveti ve çalışmasıyla kazanılarn başarılar ve zaferlerin kendi şahıslarına mal edilmesi ile kazanıldığını ve binler adam kadar bir iktidarın onların şahıslarından tevehhüm edildiğini belirtir. Haksız olarak koca orduların ve çalışkan milletin başarılarını gasp ederek istidrac eseri olarak ehl-i gaflet tarafından umumi bir sevgi ve muhabbete mazhar olacaklarını ifade eder. Gerçekte ise başarı millete ve askere, başarısızlık başa ve reise verilmesi gerekir. Adalet bunu gerektirir. Ama bunun tersi yapılınca deccal ve süfyan da harika bir güce sahip olmuş olur. İşte bu dünya tarihinde görülmemiş bir istidrac ve aldatmadır. (Şualar, 927-928)

İstidrac sadece deccal ve süfyana mahsus bir durum değildir. Hz. Ömer (ra) Halid b. Velid’i (ra) kumandanlıktan azleder ve Ebu Ubeyde b. Cerrah’ı ordu komutanlığına getirir. Halid b. Velid (ra) hiçbir haklı sebebi ve başarısızlığı söz konusu değilken azledilme sebebini öğrenmek ister. Hz. Ömer (ra) “İnsanlar İslam ordularının başarısını senin şahsına mal ediyorlar. Bu ise bir istidrac olabilir. Başarı senden değil Allah’tandır ve tüm ordunun eseridir. Ben gerek sizi gerkse ümmeti bu fitneden kurtarmak istedim. Başka bir sebebi yoktur. İslam ordusu bundan sonra da zaferler elde edecektir. Böylece halkın yanlış kanaati düzelecektir” demiştir. Yine Kisra’nın hazineleri Hz. Ömer’in (ra) ayaklarına getirildiği zaman Hz. Ömer (ra) ağlamış “Ya Rab! Bunun bir istidrac eseri olmasından sana sığınıyorum!” demiştir.

Bu sebepten dolayı Bediüzzaman Said Nursi hazretleri talebelerine yazdığı mektuplarından birinde “Neşr-i Envar-r Kur’âniyedeki muvaffakıyetin ve gayretin ve şevkin bir ikram-ı ilâhdir, belki bir kerâmet-i Kur’âniyedir, bir inayet-i Rabbaniyedir. Sizi tebrik ediyorum. Keramet ve ikram ve inayetin bahsi geldiği münasebetiyle, keramet ve ikramın farkını söyleyeceğim. Kerametin izharı, zaruret olmadan zarardır. İkramın izharı ise bir tahdis-i nimettir. Eğer keramete müşerref olan şahıs, bilerek harika bir emre mazhar olursa, o halde eğer nefs-i emaresi baki ise, kendine güvenmek ve nefsine ve keşfine itimat etmek ve gurura düşmek cihetiyle istdrac olabilir” (Mektubat, 2004, s.54) diyerek kerameti kendinden bilmenin dahi istidrac olduğunu ifade etmiştir.

Durum böyle olunca siyasi başarıların ve bu başarıları kendisinden bilmenin ne derece istidrac eseri olacağının idrakini okuyanların akıl, kalp ve vicdanlarına havale ediyorum…