İslamda Kadın

Kadınların bilhassa Hz. Muhammed (s.a.v.) zamanında toplumda çok aktif olduklarını görürüz. Batı dünyası Orta Çağ’da “Kadın insan mıdır, değil midir?” diye tartışırken, İslâmiyet 1400 sene önce –insanlık tarihinde ilk kez- kadına toplumsal …rol vererek bu soruyu cevaplandırmıştır. Kadını anne rolüyle sınırlamadan, onun, yeteneklerini algılamasını ve kullanmasını sağlamıştır. Buna en büyük örnek, bizzat Hz. Aişe’nin toplum içinde konferanslar veren bir eğitmen rolünde olmasıdır. Hz. Aişe, cemiyet içinde etkin biçimde insanlara hizmet etmiştir. İlimde, sanatta ve hukukî alanlarda erkekler gelip ona fikir danışmış ve o da toplumu yönlendirici konumda olmuştur.

Meselâ, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) eşlerinin ve kızlarının savaşlarda mücâhide olarak veya geri hizmetlerde görev aldıklarını biliyoruz. Hastalara bakma ve yardım amacıyla ilk kadın topluluğu bu devirde oluşturulmuştur. İslâmiyet’in hâkim din olduğu pek çok toplumda kadın yönetici¬lere de rastlamak mümkündür .
Kadın hakları açısından insanlığın zirveye ulaştığı bir dönemdir İslâmiyet’in ilk yılları 1400 sene önce kadınla ilgili üç yenilik gerçekleşmiştir. Bu yenilikler Arap toplumunun o dönemde kadına yaptığı yanlışları değiştirir nitelikte haklardır. Bunlardan birincisi; kadının fert olarak kabul edilmesi, söz hakkının olması, ikincisi; ilim öğrenme hakkı ve üçüncüsü de miras hakkıdır. Bu hakların verilmesi sonucunda insanlık tarihinde kadının toplumdaki rolünün en hızlı gelişim dönemi başlar. Bu konuda bazı örnekler aydınlatıcı olacaktır: Hz. Ömer’in oğlu Abdullah, “Hz. Peygamber sağ iken biz kadınlara daha iyi davranırdık; çünkü âyet gelecek diye çekinirdik!” der. Demek ki o dönemde, “Kadınlara değer verin!” izlenimi çok kuvvetli bir şekilde uyanmıştır. Abdullah’ın oğlu Bilal, karısını mescide göndermediğinde babası çıkışır ve “Hz. Muhammed böyle yapmamıştı.” der. Hz. Peygamber’in eşi Hz. Zeynep, deri işçiliği yaparmış. Yüce Resul, eşine bir oda tahsis etmiş, orada deri işleri yapmasına ve kazandığı parayı istediği gibi kullanmasına fırsat vermiştir .
1400 sene önce Hz. Ömer, farklı bir uygulamayla, Medine çarşısında Şifa isimli bir hanımı zabıta müdürü yapmıştır. Fakat bu süreçten sonra kadının sosyal konumuyla ilgili kazanımlar geri dönmeye ve azalmaya başlamıştır. Bu süreçte geleneğin, dinin önüne geçtiğini gözlemlemek mümkündür. Emevîlerle birlikte tabiî Arap toplumlarının erkek egemen bir yapıya sahip olmasının da etkisiyle, kadınlar son derece kısıtlanmıştır. Erkek egemen toplum yapısı Osmanlılarda da kısmen devam etmiştir. Fakat şu unutulmamalıdır ki, insanlık dinin indirildiği çağdaki olgunluğa eriştiğinde, kadınlar da özgürlüklerine yeniden kavuşmuş olacaklardır .
Türklerin sahip oldukları kültürde kadının yeri ise birbiri ardına dizilen tarihî devirler göz önüne alındığında asırlar üstü bir değere sahiptir. Türklerin bir üst kültür olarak yaşadıkları devirlerde kültür ve medeniyetlerini geleceğe taşıma adına diğer kültürlerle devamlı irtibatları olmuş, onları hem etkilemiş hem de onlardan etkilenmişlerdir. Kültürler arası etkiletişimin çok yoğun olduğu ve kültürde çok renkliliğin hâkim olduğu bir coğrafyada yaşayan Türklerin toplumsal hayatta yakaladıkları medenilîğin bir nedeni de değişime açık olmalarından ve diğer medeniyetlerden aldıkları kültür unsurlarını kendi bünyelerine, asimile olmadan, dâhil etme kabiliyetlerinden kaynaklanmaktadır. Bu etkileşim içerisinde zengin kültürel dokuya sahip olabilmişler, terakkî ederken kendi kimliklerini koruyabilmişlerdir. Türklerin İslâm topluluklarıyla sınır komşusu olduktan sonra yeni bir kültürü değerlendirmeleri ve zaman içerisinde toplum olarak İslâm’ı kabul etmeleri, tarihin kaydettiği gibi bir kabul ettirme şeklinde asla meydana gelmemiştir. Türk toplulukları zaman içerisinde İslâm dinini tanıyarak ve kendi dinleriyle bilinçli bir şekilde mukayese ettikten sonra ikna olmuş ve kabul etmişlerdir. Türklerin İslâmiyet’i kabulünden sonraki sosyo-kültürel doku irdelenince bazı yazarların iddiasının aksine çeşitli coğrafyalarda kurdukları kültür ve medeniyetlerinde çeşitlilik, renklilik ve zenginlik devam etmiş, doğudan batı sınırlarına kadar devlet kurdukları bölgelerde uluslar arası güç olabilmişlerdir. Bu nedenle İslâm dininin, Türklerin yaşam kalitesini, toplumsal refahını yükselttiğini, hatta kendi kimliklerini dinin değerleriyle koruyabildiklerini söylemek pek de yanlış bir tespit olmasa gerektir.
İslâmiyet’in kabulü ile birlikte bu yeni esaslar Türk kadını¬nın hayatında bazı değişikliklere yol açmıştır. Gayet tabiî, bu gelişme içinde temasa gelinen Bizans, İran ve Arap kültürlerinin de tesirlerini unutmamak gerekir. Ancak, bu yeni unsurlar, Türk kadınının sosyal, siyasî ve iktisadî faaliyetlerini sürdürmesine engel teşkil etmemiş görünmektedir. Meselâ, Selçuklular devrinde Gevher Nesibe Hatun gibi vakıf kurucularına, Tuğrul Bey’in hatunu Altun-Can Hatun, Melikşah’ın annesi Terken Hatun gibi siyasî hayatta söz sahibi olanlara, Fatma Bacı gibi teşkilât kuru¬cularına rastlanması bu hükmü doğrulamaktadır .
Fatma Bacı, Bacıyân-ı Rûm teşkilâtının kurucusu olup, Ahi Evran’ın eşidir. Bu teş¬kilât Ahiliğin kadınlar koludur. Türkmen kadınları burada siyasî, askerî, ekonomik ve kül¬türel faaliyetlerde bulunuyordu. Hatta bu teşkilât Kayseri’nin Moğollara karşı sa¬vunulmasına fiilen katılmış, Fatma Bacı bu sırada esir düşmüştür .
İlk Müslüman – Türk Devleti olan Karahanlılar’da Ahmet Yesevî’nin çok büyük izleri vardır. Yesevî Hazretleri’nin sağlığında kızı Gevher Şehnaz Hanım, babasının Divan-ı Hikmet adlı eserini 40 kişilik, kadınlardan oluşan gruplarla düzenlediği “gün”lerde okuyarak, kadınların eğitiminde ciddi bir dönüm noktası olmuştur .
İslâm toplumunda kadının durumu birçok Avrupalı yazar tarafından yanlış anlaşılmış ve Müslüman kadının bütün tarih boyunca erkeğin esiri olduğu veya kafes arkasına itilmiş bir mahpusun hayatını yaşadığı tezi ileri sürülmüştür. Hâlbuki Müslüman reşit kadın hem istifade hem de kullanma ehliyetine sahip olduğu için çağdaş hukuk sistemlerine bağlı kadınlardan çok önce hukukî şahsiyetini kazanmış bulunmaktadır. Serbestçe ticaret yapan, malları üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunan Müslüman kadını toplum hayatında kendine düşen yeri almaktan alıkonulamamıştı.