el-Hâdî - Ya Hâdî

el-Hâdî - Ya Hâdî

el-Hâdî | Ya Hâdî

Hadi : İstediğini hidayete erdiren
Al-Hadi :  The Guide.  He who provides guidance.

Cenab-ı Hak buyuruyor:
“Hidayet verici ve yardımcı  olarak Rabbin yeter.” (1)

“Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslamiyet’e açar” (2)
“O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir.” (3)
“Artık Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir.” (4)
“Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.” (5)

– Allah her kime hidayet diler, doğruca kendine erdirmek isterse İslâm için gönlünü açar. Hakkı kabul ve hak teklifleri yerine getirmekten canı sıkılmaz, zahmet ve ıstırap duymaz, tersine neşe ve sevinç duyar. Allah kimi de yolundan şaşırtmak ve saptırmak dilerse, göğsünü daraltır, sıkar, son derece tıkar bunaltır. Göğe tırmanmak kendisine nasıl yapılması mümkün olmayan bir yük ve zahmet ise, iman ve İslâm, hakkı kabul ve itaat etmek de ona o derece güç gelir. İslâm ve doğruluk deyince canı sıkılır, daralır, bunalır. “Of” der, dayanır, tıkanır, yan büker, yoldan çıkar, içinden çıkılmaz bataklara batar gider.O artık genişlemeyi, doğrulukta ve selamette değil, eğrilikte ve felakette arar. İşte Allah, iman etmeyenlerin üzerine pisliği, o son derece nefret ve tiksinmekle karşılanması lazım gelen küfür, azab ve ıstırabını böyle göğsün daralması ve kalb tıkanmasıyla yükler ve tahsis eder. Böyle yardımsız bırakmakladır ki, Allah onları küfür pisliğinin, küfür azabının istilası altında bırakır. (6)

-Allah’ın kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip tanıtması, yaratıklarına hayatlarını devam ettirme yollarını öğretmesi ve onları buna yöneltmesi anlamına gelir. O, bu yönüyle insanlara kurtuluş yolunu; dünya ve ahiret mutluluğu yollarını gösterir.Allah, hayvanlara içgüdü vermiştir. Onlar içgüdüleriyle kendilerine yararlı olanı bulurlar.İnsanlara ise, akıl verilmiştir. İnsanlar, akıllarını kullanarak bilnçli seçim yapma imkanına sahiptirler ve bu sebeple de yükümlü tutulmuşlardır.Bununla birlikte yüce Allah, akıllarının yanısıra onlara peygamberler de göndermiştir.

-Hidayet iki türlüdür, Birincisi yol göstermek, davet etmek ve uyarmak anlamındadır. Bu anlamda hidayet, peygamberlerin temel görevlerinden biridir. İkinci anlamı ise, desteklemek, korumak ve başarılı kılmaktır. Bu tür hidayet yalnız Allah’a mahsustur. Hiçbir varlığın bu hidayet türünde bir etkisi yoktur. (7)

Bu ismi bilmenin faydaları:
-Her müslüman, daima Allah’tan kendisine hidayet etmesini ve İslam üzere öldürmesini talep etmeli ve bunun için dua etmelidir. Zira Allah’ın, kul ile kalbi arasına girdiğini unutmamalıdır
-Müslüman, peygamberlerin, alimlerin ve Allah dostlarının insanları hidayete çağırdıklarını, onlara doğru yolu gösterdiklerini, onların birer hidayet rehberi olduklarını bilmelidir.(7)


Kaynaklar:
1) Furkan, 31
2) Enam, 125
3) Nahl, 93
4) İbrahim, 4
5) Kasas, 56
6) Elmalı Tefsiri, Enam, 125
7) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004


 

 

Diğer Bölüm…

(Hidâyet lûtfeden, istediği kulunu hayırlı ve kârlı yollara
muvaffak kılan, murâdına erdiren.)

Hidâyet, Allah’u teâlâ’nın lütuf ve keremiyle kuluna -sonu hayr ve saâdet olacak- isteklerinin yollarını gösteri verme si veyâ yola götürüp murâdına erdirivermesidir. Sâdece yolunu ve sebeplerini gösterivermeğe irşad; neticeye erişinceye kadar yola götürüvermeye (tevfik) denir. Hidâyetin zıddı dalâlettir. Dalâlet, doğru yoldan bile bile veyâ iğfâle kapılarak sapmaktır. Hidâyetin neticesi îmân, dalâletin neticesi imânsızlıktır, İnsanın kalbi, terazinin ikLgözü gibi imâna doğru eğilmeğe elverişli olduğu gibi, küfre doğru da eğilmeğe elverişlidir. Terâzinin gözleri boşken nasıl, kılı kılına berâber duruyorsa, kalb de imânla küfre karşı müsâvi sûrette müstait olarak yara-dılmışür. Şu halde kalbin imânla küfürden birini tercih ve iltizam etmesi için mutlaka çekici bir sebep icâbeder. Hidâyeti de, dalâleti de ancak Allah yaratır. Yâni gönüllere imânı sevdiren sebepleri Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan sebepleri yaratan da O’dur. Kullarından istediğine hidâyet, istediğine dalâlet verir. Allah’tan başka insanları hidâyet ve bahtiyarlığa eriştirecek, yahut dalâlet ve hüsrâna düşürecek hakikî bir fâil yoktur. Allah’ın hidâyet ettiğini kimse saptıra-maz. Allah’ın sapıttığını kimse doğru yola getiremez. Yalnız burada şu noktayı iyi bilmek lâzımdır ki, Allahu teâlâ’nın bir kulunda dalâlet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık yolunu tutmuş olmasındandır. Yoksa kul irâdesini, kabiliyetini dalâlete yöneltmedikçe Allah onu cebren dalâlete sevk etmez. Nitekim insanlarda hidâyet ve imân asıldır, dalâlet ve küfür sonradan ârız olmuştur. Cüz’i irâdenin sû-i isti’mâlinden doğmuştur.
İNSANLARA İMÂN, YARADILIŞLARINDA BAĞIŞLANMIŞTIR:
Bezm-i elestde, yâni hilkat sabahında, rûhlar meclisinde Allahu teâlâ hepimizden and ve mîsak aldı. O’nun huzurunda doğru yola gideceğimize hep bir ağızdan söz verdik. Gerçi biz bu mâcerayı hatırlıyamıyoruz ama, onu Allahu teâlâ Kitabında bildirmiş, bu sûretle kat’î olarak ma’lûm olmuştur. Hatırlı-yamamak, inkâr vesilesi olamaz. Biz üç günlük kısa hayâtımızda bile, nice mühim ve hayâtî hâdiseleri unutup duruyoruz; meselâ bu günün insanları arasında, tûfan gibi büyük bir beliyyeye bile inanmıyanlar görülüp işitilmektedir, İşte ezelî îmân, Allah’ın bir hidâyeti ve bu mâceranın tatlı bir hâtırası ve insanlarda her türlü fazilet ve ahlâk sermâyesidir. Dünyâya çıkma zamânı gelince, her rûh için cismânî ve rûhanî kuvvetlerle mücehhez bir ceset bağışlaması, dünyâya kitaplar indirmesi, peygamberler göndermesi, dünyâda gördüğü, işittiği, fikren mülâhaza ettiği her hâdisede bir hikmet dersi göstererek, ezelî imân nûrunu kuvvetlendirip, parlaklığını arttırması, hep Allahu teâlâ’nın muzâaf hidâyetleridir ki, kul, hidâyet istedikçe ve hidâyete uydukça Allah’ın hidâyeti de dâimâ artar durur.
Dünyâya geldikten sonra kendi güzel arzularıyla ezelî îmânlarında sâbit kalabilmek ve onu kuvvetlendirip, nûrunu arttırmak bir kul için dünyâda, âhirette verilen ni’metlerin en büyüğü ve en kıymetlisidir. Çünkü îmân her hayrın köküdür, İmân olan kalbde bulunmıyacak hayr yoktur. Dünyâ ve âhire-tin bahtiyarlığı da ancak imânla hâsıl olur, başka değil. Bunlar hakkı tanır, hakka hürmet eder, hak söze boyun keser, haksızlığa, zulme ölür de yine tahammül etmez; elinde kuvvet de olsa, teşvik de görse hakkı çiğnemez, hak söyler, hak dinler, hak ile yaşar, hak olarak ölür. Hak’tan geldiği gibi şaşmadan, sapmadan yine Hak’ka gider, İşte Allah’a karşı sözlerinin eri olan hakperest babayiğitler bunlardır.
Bir kısım insanlar da dünyâya gelir. Gözünü açar açmaz azgınları görür, çevresini Allah ile aşinalığı olmayanlar bürür, onların Allah’a karşı, küfran ve isyan hareketlerine bu da alışır. Kendi kötü arzusuyla ezelî imânını bırakıverir. Kazanmak . . için geldiği dünyâda sermâyesini de kaybeder. Hak yolundan sapar, hayâtı hemen dünyâ yaşayışından ibaret sanır, bütün kuvvetiyle dünyâya tapar, derken bir gün gayya-yi esfele kayar gider, İşte Hak’tan dönen, dalâleti tutan, sözünden cayan, nefsine uyan azgınların âkıbeti de budur.

KULA GEREKEN ŞEY:
Bilinmelidir ki, dünyâda insanları iyiliğe çağıran hidâyet müşritleri bulunduğu gibi, kötülükleri süsleyerek iyiliktir diye yutturmaya çalışan şeytanlar da vardır. Aramızda şeytan tabiatlı nice insanlar vardır ki, adamı yoldan çıkarırlar. Öyle kurnaz, öyle sıcak davranırlar ki, insan onların samimiyetinden şüphe etmeyebilir. Fakat parasını bitirip vücudunu harap ettikten sonra bir daha semtine uğramazlar. Buna karşı melek tabiatlı insanlar da vardır. Bunlar da insanın yolunu Allah’a ve rızâsına çevirirler. Bunlarla tanışabilmek Allah’ın büyük lûtfu ve hidâyetidir. Bunu kazanmak için Allah’a yalvarmak, bunun için de, Fâtiha sûresini çok okumalıdır. Çünkü orada
_ “İhdine’s-sırâta’1-müs-takîm” = Yâ Rab bizi doğru yola hidâyet et” dileği vardır.