Gelin Bindi Deveye Gör Kısmeti Nereye? (Düğün Merasimlerimiz)

Gelin Bindi Deveye Gör Kısmeti Nereye? (Düğün Merasimlerimiz)

Evet, düğünler evlenecek çiftler için en özel ve en güzel zamanlardan biridir ama olaya dışarıdan bakan ve özellikle de yüzyıllık batılılaşma maceramızı toplumsal görüntüler üzerinden fikretmeye çalışan orta yaş ve üstü kesim için de kasd-ı mahsusa ile konusu edildiğimiz değişim süreci hakkında epeyce önemli ipuçları vermektedir. Şu meşhur batılılaşma maceramızı düğün merasimleri üzerinden okumaya çalışalım biraz isterseniz, bakalım ne gibi sonuçlara varabileceğiz.

TALİHLİ GENÇLER NESLİ

Kadim Osmanlı toplumunda erkeğe eş, çocuklarına da anne olarak yetiştirilen genç kızlar, yaşları henüz 15 bile olmadan aile çevrelerinde kendilerine münasip görülen bir gençle evlendirilirlerdi. Her iki gencin de karşı cinsle ilk yakınlaşmasıydı bu. Delikanlı o zamana kadar pek çok genç kızla haşır-neşir bir hayat sürmüş olmadığından, kendisine gösterilen kız, onun için bir peri kızı kadar güzel, saf ve masumdu.

Genç kız için de delikanlı gerçek bir beyaz atlı prens sayılabilirdi ve karşı cins tecrübesini ilk defa eşlerinde yaşıyan , üstelik aynı sosyal çevrenin aynı gelenek, görenek, tarz ve üslupta yetiştirilmiş evlatları olan bu iki insan, büyük bir ihtimalle acı, tatlı hatıralarla ama hep güçlü bir duygusal dayanışmayla bir ömür boyu sürecek olan beraberliklerine adım atmış olurlardı.

AYAKKABILARIN YÖNÜNÜ DEĞİŞTİRMEK ‘HAYIR’ DEMEKTİ

Her iki ailenin akrabalığa geçiş sürecinde çok önemli fonksiyon görecek olan kız isteme, söz, nişan ve kına gecesi merasimleri ve düğün alayı, yöreden yöreye değişiklikler gösterse ve masallardaki gibi kırk gün kırk gece sürmese bile, sembolik anlamları olan bir çok teşrifatı içermekteydi.

Henüz sözün ayağa düşmediği zamanlardı ve karşı tarafa iletilecek olumlu ya da olumsuz mesajlar, öyle yekten ailelerin yüzüne karşı söylenmez, ortak bir edep dili olan hareketlerle ifade edilirdi. Mesela kız isteyen aileye olumsuz cevap vermiş olmak için kapı önündeki ayakkabıların yönünü değiştirmek yeterliydi. Eğer cevap olumluysa , söz kesme ve nişan merasimleri ve bu sürece denk gelen bayramlar vesilesiyle yapılan hediyeleşmeler esnasında aileler birbirlerini tartar, her tavrın , her davranışın ifade ettiği manaları anlamaya gayret ederek doğru karar verip vermediklerini anlamaya çalışırlardı. Eğer her şey yolundaysa sıra düğüne gelir ve  düğünden bir gece önce kız tarafının düzenlediği hüzün ve eğlenceyi içinde barındıran kına gecesinde bol bol ağlanırdı. Ama sanki ‘hem ağlarım, hem de giderim” dercesine kaderine ümit ve endişe karışımı duygularla teslim olan yeni gelin baba evinde son bir kez en kıymetli misafir muamelesi görür, nihayet ertesi gün atlı bir gelin alıcı kafilesi kapıya dayandığında artık gözyaşlarını zaptetmek mümkün olmaz ve büyüklerin  gönüllerinden kopan ve dillerinden dökülen dualarla taze gelin, yeni evine ve orada yapılacak olan düğün merasimine yolcu edilirdi.

NESNELİKTEN ÖZNELİĞE GEÇİŞ 

Bütün bu süreç, bir yandan da hayatında o güne kadar hiçbir zaman herhangi bir olayın ya da durumun öznesi olmamış, her zaman başka birilerine göre pozisyon almış ve kendini hizaya çekmiş olan gelin ve damat adayının ilk defa toplum önüne bir olayın gerçek kişileri olarak çıkmaları anlamına geliyordu. Bu yüzden eski gelin ve damat fotoğraflarında gençlerin yüzündeki hayalı ve utangaç ifade her ikisinin de çok sıkılmakta ve herşeyin bir an önce bitmesini arzulamakta olduklarını aşikâr kılar aslında. Onlar, kadim toplumumuzun değerlerine göre yetiştirilmiş birer genç kız ve erkek olmaktan, sağlam bir aile yuvasının temelini oluşturan anne ve baba olmaya böyle bir süreçten geçerek ilk adımı atmaktaydılar pek de uzak olmayan bir geçmişte.

MODERNİZM AİLEYİ VURDU

Aradan çok da fazla zaman geçmiş sayılmaz ama herşeyi hallaç pamuğu gibi altüst eden ”modernizm” hastalığı ve ”kapitalist” yaşam tarzı, yukarıda resmetmeye çalıştığım tablodan geriye pek az şey bıraktı. Artık kozmopolit karakterli şehirlerde birbirlerine gençliklerinin muktezası olan en tabii bir yönelişle yönelen ve bu kıvılcımlanmayı ”aşk” zanneden kızlar ve erkekler birçok ritüeli birden atlıyor ve ebeveynlerine ”biz nişanlandık” diyerek başvuruyorlar. Anne- babayı bu kadar acımasızca çiğnemeyecek kadar insaflı olanları da ”ille de filanca olacak, başkası olmaz” diyerek kefaet(denklik) gibi ilerideki hayatlarında birbirlerine uyum sağlamaları konusunda son derece yardımcı olacak bir mihenk taşını devre dışı bırakıyorlar. Ailelerin imkanları zorlanarak yapılan düğün- nişan merasimleri de içler acısı. Çünkü yukarıda arzetmeye çalıştığım sembolizmle dolu aşamaların ne anlamlarını bilen kaldı ne de önemini. Üstelik modern şehir hayatında istenilse de pekçoğunun uygulanma imkanı yok. Böyle olunca bu adet ve örflerin boşalan yeri toplumun hiçbir kesimi tarafından doldurulamadı. Bilhassa dînî hassasiyeti olan kesimlerce icra edilen düğün merasimlerini konu edinecek olursak bunların estetik bir görünümden, akılda kalacak ve tarafların mutluluğunu yansıtan bir aktiviteden yoksun oldukları hakikatini görmezden gelmek mümkün değil maalesef. Bir miktar kalabalığın birarada toplandığı görüldüğünde hiç kaçırılmayan vaaz verme fırsatı zaten insanların ne ile dolduracaklarını bilmedikleri düğün merasimlerinde bolca mevcut olduğundan en sık rastlanılan düğün aktivitesi haline geldi. Plastik kaplarda sunulan yiyecekleri yerken bir taraftan da erkekler kısmında vaaz eden hocaefendinin hoparlördeki boğuk sesinin ne dediğini anlamaya çalışmak, davetlilerde rahatlık yerine yorgunluk oluşturuyor doğrusu.

KENDİMİZİ TARİF TARZIMIZ DEĞİŞTİ

Her zahiri görüntü, batındaki bir halin yansımasıdır. Bu yüzden, pek çok insan gibi beni de rahatsız eden, estetik kaygıdan yoksun bu merasimler hakkında ciddi zihnî çabalara ihtiyaç olduğu kanaatindeyim. Bu teşrifatlar kendimizi nasıl tarif ettiğimiz, nasıl tanıdığımız ve nasıl sunduğumuzun çok önemli bir işareti sayılmalıdır. Bir medeniyet, böyle zamanlarda en güçlü bir şekilde kendini ifade etme imkanı bulur. Evlenmek üzere olan gençlerin de ilerideki hayatları boyunca mutlulukla anacakları, davetlilere sakin ve huzur içinde geçirilen seçkin bir zaman dilimi sunan formüllerin uygulamaya geçirilmesinin mümkün olabileceğini düşünüyorum. Bunun için benim önerim, bu zevksizlik ve kargaşa dolu düğün merasimlerinden rahatsız olan yeteri kadar insanın kadim Osmanlı toplumunda uygulanmakta iken bazen zaruretler sebebiyle,bazen de unutulmak suretiyle terkedilen ritüelleri araştırması ve bunların bugünkü topluma kısmen de olsa uyarlanması için harekete geçmesidir.

Gelecek nesillere tekrarlanmak üzere bırakacağımız merasimlerimiz bu kadarcık özeni hak etmiyor mu sizce?…

Dr. Ayşe A. SEVİM