Soru:
Bediüzzaman diyor ki: “Sual: Gavs-ı Âzam gibi büyük veliler, bazı evkatta, mâzi ve müstakbeli hazır gibi müşahede ederler. Neden mâziye ait cihette sarahat suretinde haber veriyorlar da, istikbalden hafî remizlerle, gizli işaretlerle bahsediyorlar? Elcevap: “Lâ yaglemu men fissemavati vel ardal-gaybe illallâhu” ayetiyle “âlimu’l-gaybi felâ yuzhiru alâ gaybihî ehaden  illâ meni’rtezâ min rasûlin…” âyetini ifade ettikleri kutsi yasağa karşı ubudiyetkârane bir hüsn-ü edeb takınmak için, tasrihden işaret mesleğine girmişler. Tâ ki işaretler ile remz ile anlaşılsın ki, ihtiyarsız niyetsiz bir surette talim-i İlâhî ile olmuştur. Çünkü istikbâlî olan gaybiyat, niyet ve ihtiyar ile verilmediği gibi; niyet ile de müdahale etmek, o yasağa karşı  âdem-i itâati işmam ediyor. (Sikke-i Tastik-i Gaybi  s. 2091)
Burada da bir tuhaflık gördüm Allah (cc) gaybi yanlizca ben bilirim diyor, onu size de bildirecek de değilim diyor. Ancak dilediği kadarını bir Resule (veliye degil âlime değil sahabeye değil) peygambere söylerim diyor ve Resulüne, “de ki ben gaybi bilmem” diye buyuruyor. Nasil oluyor da sanki bazi Âlimler gaybi biliyormuş da hüsnü edepten dolayi söyleyemiyormuş ve sadece remizle harfle onu anlayanlara aktarıyormuş.
Allah (c.c) ben bazılarınıza gaybi öğrettim bunu insanlara  bildirmeyin demiyor ki Gaybi sadece Allah (cc) bilir diyor bu ayetlerle çelişmiyor mu? Bu konuda da Allah in(cc) izniyle bildirmesiyle demek te doğru değil zira bu iftira olur. Allah (cc) bildirmeyeceğim diyor sadece peygamberine ve dilediği kadarını başka degil.

Cevap:
Bazı şeyleri aklın anlaması için temel bilgilere ihtiyaç vardır. Temel bilgisi olmayan daha sonraki bilgileri hiç anlamaz. Böyle birisi ya anlamadığı için inkâr cihetine gider veya lâkayat kalır. Bunun için bilhassa öğrenciler şöyle derler: “Ne yapayım temelim yok ki sonraki bilgileri anlayayım.”

Matematiğin temel bilgileri sayılar, dört işlem, ondalık sayılar, cebir ve geometri şekil ve formülleridir. Fiziğin formüller ve kanunlardır. Kimyanın ise periyodik element tablosudur. Bunu tam olarak bilmeyen daha sonraki bilgilerin hiçbirini anlamaz ve kavramaz. Her söylenen şey ona göre çok saçma ve anlamsız gelir. Ama tüm gerçekler ve hakiki ilimler bu temel bilgiler üzerine bina edilirler. Aynı şekilde Edebiyatın temeli ise edebi terimlerdir. Bu terimleri bilmeyen edebiyatı anlamaz.

Dinde de böyledir. Temel dini kavramlar ve manevi âlemlere ait bilgileri sağlam olmayan, manevi sahada terakki eden ve akıl, kalp ve ruhen terakki ederek manevi âlemlerde terakki eden bir evliyanın hallerini ve manevi âlemlerini elbette anlamaz. Bunun içindir ki Muhittin-i Arabî gibi maneviyatta terakki eden zatlar “Bizim kitaplarımızı bizim seviyemizde olmayanlar okumasınlar” demiştir. Bediüzzaman da “Madde ile meşgul olanlar maneviyatta gabileşir. Aklı gözüne inenler elbette manevi meseleleri bilemez ve anlamaz” der. Maneviyatta terakki ve tekâmül edenlerin bu sahada ami ve gabi olanlara üstünlüğü elbette vardır. Nitekim bir ilimde ve bir sahada ihtisas sahibi olanların bu sahanın ami ve gabilerine üstünlüğü olduğu gibi. Elbette öğretmenin vakıf olduğu sırları öğrenci bilmediği ve anlamadığı gibi, profesör ve uzmanın vakıf olduğu sırları da o sahanın öğretmeni bilemez. Bilmesi de gerekmez. İhtisasa yönelirse öğrenebilir. Bilmediği hususu inkâr etmesi ve hocasına karşı çıkması cahillik yanında acemiliğini ve ahmaklığını da göstermiş olur. Nitekim yüce Allah “Her bilenin üstünde bir bilen vardır” buyurur. İlim bir deryadır ucu bucağı yoktur. Ama ilmin esasları ve prensipleri herkesçe bilinebilir. İhtisas ve uzmanlık detaylardadır. “Gerçekler ayrıntılarda gizlidir.” Ayrıntıyı kaçıran ve anlamayan o ilmin hakikatini bilemez.

Bir veli ile bir ami mü’min arasındaki fark ilimde, imanda ve ihlâstadır. Allah’a yakınlık da öyle. Nitekim bir köle ile padişah insanlıkta eşittir. Fark makamda, ilimde ve beceridedir.Sayıları ve çarpım tablosunu bilmede öğrenci ile öğretmen aynı bilgiye sahiptir. Ama fark detaylardadır ve sayıları kullanarak işlem yapmadadır. Bir ami mü’min ile bir veli de iman esaslarına inanmada ve bilmede eşittir. Ama fark imanın hakikatine ulaşmada, hakikatini bilmede ve ruhu ile kalbi ile imanın hakikatini keşfetmede ve manevi âlemleri dolaşmadadır.

Bir padişahın iki şekilde konuşması vardır. Birincisi tüm halkını ilgilendiren hususlarda herkesin uyacağı bir fermanı yayınlamasıdır. Bu kanun şeklindeki konuşmasıdır. İkincisi dostları ve raiyetinden sevdiği insanlar ile özel sohbetleri ve konuşmalarıdır. Bu sadece konuşanı ilgilendirir. Bu ya kanununu açıklama şeklinde olur veya özel sırlarına ait şeyler olur veya özel konuşmaları olur. Aynı şekilde Allah’ın kulları ile konuşması iki şekildedir. Birincisi peygamberleri aracılığı ile tüm insanlara kitap ve kanun şeklinde konuşmasıdır. İkincisi ise sevdiği kullarının kalbine o kulun Allah’a yönelmesi sonucu ilham ile konuşmasıdır. Bu hususidir. Ama şayet fermanını, kitabını açıklama şeklinde olursa başkalarını da ilgilendirir. Çünkü o Allah’ın sevgili kulu topluma faydalı olmak için veya dertlerine çare aramak için kalbi ve ruhu ile Allah’a yönelmiş ve dua ile Allah’tan doğrusunu ilham etmesini dilemiştir. Yüce Allah da ona işin doğrusunu ilham etmiştir. Bunu isteyen peygamber olursa buna “Peygamber ilhamı” denir. Bu asla yanılmaz. Bütün kutsi hadisler ve Kur’anı açıklayan hadisler böyle bir ilham sonucudur. Bunun için Allah Necm Suresinin başında “O peygamber kendi nefsinden konuşmaz. Onun bütün sözleri vahiydir” buyurur. Şayet bu evliya ise buna de “Evliya ilhamı” denir. Şayet bu bir ilim adamı ise ona da Allah ilham ile insanlığa faydalı sanatları ve buluşları ilham eder. Bütün ilimler, sanatlar ve keşifler Allah’ın isteyen gayreti, fiili duası ve talebi sonucu kulun kalbine ilhamı iledir. Bunun için yüce Allah Kehf Suresinin sonunda “Denizler mürekkep olsa, ağaçlar da kalem olsa Allah’ın kelamını yazmaya çalışsalar asla yazıp bitiremezler. Bir misli daha olsa yine bitiremezler” buyurur. Şimdi bu sadece Kur’an olsa elbette biter. Bundan maksat tüm ilhamlardır. Ki Allah kuşa uçmayı ve arıya bal yapmayı ilham etmektedir. Bütün mahlûkatı ile böyle konuşan Allah’ın kelamı elbette bitmez. Çünkü Allah’ın ilim ve kudreti nasıl tüm varlıkları ve eşyayı kuşatmış ise kelamı da öyle tüm varlıkları kuşatmıştır.

Bu temel bilgiden sonra Yüce Allah peygamberini zaman ve mekânın üzerine çıkararak Miraçta huzuruna alarak onunla Kur’an dışında 90 bin kelam konuşmuştur. (Kur’an-ı Kerim yaklaşık 6666 kelamdır.) Varlığın tüm sırlarını anlatmış, görünen ve görünmeyen âlemlerden bahsetmiş ve kıyamete kadar olmuş olacak her şeyi haber vermiştir. Cenneti ve cehennemi göstermiştir. Peygamberimiz (sav) da bunların bir kısmını sahabelerinden bir kısmı ile paylaşmıştır. Sahabelerin sorularına göre ve kabiliyetine göre kaldırabileceklerini anlatmıştır. İstikbale ait bir kısım işaretleri de ima ve işaretler ile bildirmiştir. Mesela bir gün Hz. Ömer (ra) peygamberimizin huzuruna çıkar. Bakar ki peygamberimiz (sav) Hz. Ebubekir (ra) ile hususi konuşuyor. Rahatsız etmemek için sözlerinin tamamlanmasını bir saate yakın beklemiş ve ister istemez kulak misafiri olmuştur. Onları uzaktan gören bir sahabe de yanlarına gelmeyerek uzakta beklemiştir. Bir saat sonunda peygamberimiz (sav) Hz. Ebubekir (ra) ile konuşmasını bitirmiş ve Hz. Ömer’e (ra) dönmüştür. Daha sonra Hz. Ömer’e (ra) o uzaktaki sahabe sorar. Peygamberimiz (sav) Ebubekir ile ne konuşuyordu? Hz. Ömer (ra) demiş ki: “Bir saat dinledim, ama ne söyleyeyim bir şey anlamadım.” Şimdi bunlar doğrudur. İnsanların birbirlerine üstünlüğü ilimleri ölçüsündedir. Hz. Ebubekir’in (ra) üstünlüğü de öyle. Bunun için peygamberimiz (sav) “Tüm insanların imanı bir kefeye, Ebubekir’in imanı diğer kefeye konsa Ebubekir’in imanı ağır gelir”buyurur.

Tabii ki Allah’ın fermanı olan Kur’an-ı Kerimde zahiri anlamı olan Arapça ibarelerin ifade ettiği anlam dışında peygamberimizin (sav) ifadesi ile yedi tabakaya varan Batınî manaları ve her asra bakan hitabı vardır. Ehl-i ilim bunları bulur ve bilmek isteyenlere açıklar. Nitekim son nazil olan Nasr suresini sahabelere peygamberimiz (sav) okuyunca sahabeler sevindiler. Hz. Ebubekir (ra) ağladı. Abdullah bin Abbas’a sahabeler sordular. Ebu Bekir neden ağladı? Cevap verdi ki “Ebu Bekir sizin anladığınız mananın dışında başka şeyler de anladı. Ondan ağladı. Israrla dediler: Onun anladığı nedir? Cevap verdi. “Bakın bu surenin İstiğfarı emreden kelimesine kadar olan harfleri 63 adettir. Peygamberimiz de bu sene tam 63 yaşındadır. Bu sure peygamberimizin bu sene vefat edeceğini haber veriyor. Ebubekir bunun için ağladı” dedi. Şimdi bu Kur’anın esrarıdır. Zahiri manasına aykırı olmadığı ve gerçekten de vaki olduğu için doğrudur. İtiraz edilecek bir husus yoktur. Bunun gibi Kur’anın işâri manalarından İslam bilginleri ve Kur’an araştırmacıları istikbale ait bazı mühim sırları çıkarmışlar ve onların verdikleri haberler doğru çıkmıştır. Bu o bilginlerin Kur’anı ne derece daha iyi anladığını gösterir. Mesela Hacı Bayram-ı Veli ve talebesi Akşemsettin İstanbul’un 1453 yılında fethedileceğini “Beldetün Tayyibetün” ayetinden istihraç ederek Fatih Sultan Mehmed’i teşvik etmişlerdir. O da 1453 yılında İstanbul’u fethetmiştir. Bu gaybı bilmek değildir. Kur’anda Allah’ın işari olarak bildirdiği bir şeyi zekâ ve ilmi ile ortaya çıkarmaktır. Dolayısıyla “Gaybı Allah bilir” fermanı ile çelişmez. Zaten işari olarak Kur’anda haber vermiştir. Artık o gayb sayılmaz. Bunu keşfedenlerin “Ben gaybı biliyorum” diye iddia etmesi elbette o fermana karşı edepsizliktir. “Kur’andan böyle istihraç ettim ve bunu anladım” diyebilir. Vuku bulduktan ve verilen haberin gerçek olduğu bilindikten sonra bu o kişinin kehanetine verilmez; Kur’anın hakkaniyetine ve işari manalarının da doğruluğuna ve Kur’anın “Allamu’l-Guyub” olan Allah’ın fermanı olduğuna delil olduğu şeklinde yorumlanır. Kur’ana olan imanın artmasına sebep olur. Çünkü bu âlimin kehaneti değil, Kur’anın işaretidir.

Gaybı bildiğini iddia etmek kehanettir. Bu çok büyük hatadır. Ama Kur’anın satır aralarından ve Allah’a yakınlığı ile bilinen Gavs-ı Azam gibi zatların iddiasız olarak ilham eseri verdiği bazı haberlerden geleceğe dair anlamlar çıkarmakta sakınca yoktur. Onlar bunu iddia etmemişlerdir; ama sonradan onun sözlerinden geleceğe ait bazı şeyleri vukuundan sonra âlimler çıkarmışlardır. Bu da o velinin Allah katında makbul olduğunu ve bazı ilâhî sırlara vakıf olduğunu gösterir. Nitekim Hz. Ali (ra) besmelenin harflerini saymış ve demiş ki: “Ahir zamanın en dehşetli asrı 19. asırdır. O asırda büyük değişimler ve harpler yaşanır. Bunlar peygamberimizin haber verdiği deccalın icraatlarıdır. Bundan sonra dünyanın ömrü üç yüz seneyi bulmaz. Çünkü Besmelenin harfleri tekerrürü ile beraber 21 harftir.” Beyazıd-i Bistami bunu Hz. Ali’den rivayeten anlatır.Şimdi bunun bir kısmı doğrudur. Çünkü çıkmıştır. Diğer kısmının doğruluğu vukuundan sonra bilinir. Şimdi bu bir keşiftir. Bir iddia değildir. Çünkü iddia şeklinde söylenmemektedir. Peygamberimizin (sav) haber verdiği şeyi desteklemektedir.

Evvela Kur’anın bir mucizesi ve Allah’ın kelamı ve fermanı olmasının delili “İstikbalden haber vermesi ve verdiği haberin aynen vuku bulmasıdır.” Zaten gaybı bilen Allah bunu Kur’anda haber vermiştir.

Peygamberimizin (sav) mucizelerinin bir kısmı da istikbalden verdiği haberlerdir. Meselâ, Saad bin Ebi Vakkas’ın büyük fetihler yapacağını, Mekke’nin Şam’ın, Kudüs’ün, İstanbul’un fethedileceğini haber vermiştir. Hz. Ali (ra) ile ilgili geleceğe dair haberleri vardır. Hilafetin 30 sene olduğunu, Hz. Hasan (ra) ile beraber beş halifenin sırası ile seçileceğini, Cemel ve Sıffın olaylarını haber vermiştir. Abbasilerin devlet kuracağını amcasının oğlundan hilafeti mühim deccallardan olan Cengiz’in oğlu Hülagu’nun alacağını ve devleti yıkacağını haber vermiştir. Deccal ve mehdinin geleceğinden o zamanda yolların kısalacağı, bir haberi tüm dünyanın duyacağı ve bir günde insanların doğu ile batıya gidebileceğini haber vermiştir. Bunlar hep yaşadığımız gerçeklerdir.

Hatta “Kişi elindeki kamçısı ile konuşarak evdeki ve dünyadaki haberleri almadan kıyamet kopmaz” buyurarak cep telefonunu haber vermiştir. Ama geleceği sezemeyen bilginler “Bu uydurma bir sözdür” diyerek peygamberimizin bu mucizevî haberini kabul etmemişlerdir. Ama bu gün herkesin cep telefonu var. Evdeki ve dünyadaki haberleri alıyorlar.

Sonuç olarak gaybın mertebeleri vardır: Gelecekten verilen haberlerin hiçbiri gaybı bilmek değildir. Gayb sadece Allah’ın bildiği ve kimseye bildirmediği şeydir. Bunu kimse bilemez. Ama Allah bilmesini istediği şeyleri gayb olmaktan çıkarır, meleklerine haber verir, peygamberlerine haber verir, sevdiği kullarına ilham ederse artık ona gayb ve sırr denmez. İki kişinin bildiği şey sır olmaktan çıkar. Allah’ın bildirmesi de iki şekilde olur. Yapacağı işin alametlerini ortaya çıkarır. İkincisi de vahy ve ilham ile sevdiği kullarının kalbine doğurur. Alametleri ortaya çıkmışsa o gaybdan çıkmış demektir. Ölümün alametleri ve yağmurun alametleri belirmiş ise uzmanlar da “bu adam çok yaşamaz, üç ay içinde ölür” demişse o adam da üç aya kalmadan ölürse “doktor gaybı bildi” denemez. Uzmanların bir hafta on gün içinde yağmurun alametlerine bakarak “yağmur yağacak” demeleri gaybı bilmek değildir. Hatta kâhinlerin bir sene içinde olacak olan olayları haber vermeleri ve o sene o olayların meydana gelmesi gaybı bilmek değildir. Çünkü yüce Allah her sene kadir gecesinde bir yıllık icraatını meleklerine haber vermektedir. Gaybdan çıkarmaktadır. Meleklerin kendi aralarında bunu konuşurken cinler aracılığı ile bu haberleri kulak hırsızlığı yaparak çalan ve yarım-yamalak haberleri de yorumları ile sunan kâhinler aslında gaybı değil gaybdan çıkan ve vukua gelmesi yaklaşan olayları çoğu zaman yanlış yorumları ile bildirmesidir. Gaybı bilmeleri ve bildirmeleri değildir. Nitekim peygamberimizin (sav) doğumundan önce kâhinlerin ahir zaman peygamberi bu sene doğacak demeleri gaybı haber vermeleri değildir. Şık ve Satih gibi rüya yorumcularının da İran şahının rüyasını yorarak geleceğe dair haberleri söylemeleri de Allah’ın gaybdan çıkararak kuluna rüya yolu ile uyarmasını açıklamalarıdır. O rüyayı onlara gösteren elbette ilham ile kulun kalbine bazı gerçekleri bildiren Allah’tır. Kâhinler de fen âlimleri gibi alametlere bakarak, rüyalara ve cinlerin haber çalmalarına dayanarak bazı şeyleri haber vermişlerdir. Bir kısmı çıkmış, bir kısmı çıkmamıştır. Bu gayb bilgisi değildir. Gaybilikten çıkan ve vukua yaklaşan olayların alametleri üzerinde yorum yapmaktır.
Bunun için şuna kesinlikle inanırız ki “Gaybı ancak Allah bilir.”