Resimlerin üzerlerine tıklayarak daha büyük hallerini görebilirsiniz. Resimler hakkında detaylı bilgiyi alt kısımda bulabilirsiniz.

Peygamberimizin Sakalı

Peygamberimizin Ayak İzi

Dendan-ı Saadet

Peygamberimizin Yayı

Peygamberimizin Kılıcı

Peygamberimizin Kabir Toprağı

Peygamberimizin Pabuçları

Nalin-i Saadet Mahfaza

Peygamberimizin Mektubu

Muaz Bin Cebel’in (r.a.) Kılıcı

Kadeh-i Şerif

Kabe’nin Anahtarı

Hz. Yusuf’un Sarığı

Gasl-i Nebevî Suyu Mahfazası

Hz. Fatıma’nın (r. anhâ) Hırkası

Hz. Fatıma’nın (r. anhâ) Sandığı

Hz. Osman’ın Mushafı

Hz. Musa (a.s.)’nın Asası

Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Hırka

Hz. Hüseyin’e (r.a.) Ait Cübbe

Hz. Davud’un (a.s) Kılıcı

Hz. Davud’un (as) Kılıcına Ait Bakır Kitabe

Hırka-i Saadetin Eski İç Mahfazası

Hırka-i Saadet ve Yeni İç Mahfazası

Altın Hırka-i Saadet Sandığı

Hz. İbrahim’in (a.s) Tenceresi

Mühr-i Saadet

Hz. Yahya’nın (as) Kol Kemiği

Mîzab-i zer (Altınoluk)

Hücrei Saadete Verilen Buğday

Livâ-i Saâdet (Sancak-ı Şerif)

Veysel Karani’nin Takkesi

Kabe’nin Olukları

Kabe’nin Eski Kapısı

Sahabe-i Kiramın Kılıçları

Yavuz Sultan Selim’in Sancağı

Emanet-i Mukaddese | Kutsal Emanetler

Milletimiz, asırlardır Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’e derin bir muhabbet beslemiş, ona duyulan aşk büyük bir sevgi atmosferi oluşturmuştur. Öyle ki, bu sevgi onun şahsıyla sınırlı kalmamış, onun yakınlarına, yaşadığı yerlere ve kullandığı eşyalara kadar bu sevgi geniş tutulmuştur.

Hz. Peygamber’in eşyası, vefatından sonra dört halife ve ashab tarafından teberruken muhafaza edilmiş, sonra Emevî ve Abbasî ileri gelenleri, Hz. Peygamberden, dört halifeden ve diğer İslam büyüklerinden kalan hatıraları büyük bir özenle korumuşlardır.İşte Hz. Peygamber’in aziz hatırası olarak korunan bu eşyalara Mukaddes emanetler (Emanat-ı Mukaddese) denmiş ve bunların manevî değerinin çok büyük olduğuna inanılagelmiştir. Yavuz Sultan Selim, 1517’de Mısır’ı fethederek halifeliğini devraldığından Mukaddes emanetler de Osmanlı Devletine intikal etmiştir. Mukaddes emanetlerin büyük bir kısmı, hilafeti Yavuz Sultan Selim’e devreden 3. Mütevekkil ile Kahire’ye kadar gelerek Mekke ve Medine’nin anahtarını teslim eden Mekke şerifi Ebû’l-Berekat’ın oğlu emir Ebû Numey tarafından getirilmiştir. Mukaddes emanetlerin İstanbul’a getirilişi, yalnızca Yavuz Selim devriyle (1512–1520) sınırlı kalmamış, bu çok değerli koleksiyona daha sonraki asırlarda çeşitli vesile ve vasıtalarla birçok yeni eser kazandırılmıştır.

Günümüze kadar da büyük bir titizlikle korunan bu eserler, bugün Topkapı Sarayı’nda, Hırka-i Saadet Dairesi’nde muhafaza edilmektedir. Birçokları için sanat değeri yüksek gümüş ve altın işlemeli özel muhafazalar yapılmıştır.

Sakal-ı Şerif (Peygamberimiz (s.a.v)’in Sakalı)

Cenab-ı Peygamber Aleyhisselâm traş olduğu zaman saç ve sakal telleri ashab tarafından toplanır, hatıra olarak saklanırdı. Veda Haccı’nda traş olurken de Resûlullah’ın (sas) saç telleri çevresindeki ashabı tarafından kapışılmıştı. Bunlardan biri de alnına düşen saçları almak için Allah Resûlü’ne (sas) rica eden Halid bin Velid’di. Halid bin Velid, bu saç tellerini ölünceye kadar sarığının arasında taşıdı. Yemame Savaşı devam ederken başından sarığı düştü. Hazreti Halid, yere düşen sarığını almak için canını düşünmeden düşmanlar arasına daldı. Etrafındakiler bu hali garipseyerek ikaz ettiklerinde “Ben bunu başlığımın kıymetinden dolayı yapmıyorum. Fakat onun içinde Peygamber Aleyhisselâm’ın saçı bulunduğu için müşriklerin eline düşmesini istemiyorum. Ben onu hangi tarafa yönelttimse orası fetholundu.” dedi.

Bugün birçok tarihi camide, hatta aileler, şahıslar elinde Sakal-ı Şerif bulunmaktadır. Hırka-i Saadet Dairesi’nde de ellinin üzerinde Sakal-ı Şerif vardı. Cam mahfazalardaki Sakal-ı Şerifler kırk kat bohçaya sarılarak saklanır. Mübarek gün ve gecelerde salâvat-ı şerifeler okunarak ziyarete açılır, gönüllerdeki Peygamber (sas) sevgisi tazelenir, dünya gözüyle görmeden kendisine iman edenler bir nebze olsun hasret giderirler.

Nakş-ı Kadem-i Peygamber (Peygamberimiz (s.a.v)‘in Ayak İzi)

İlk dönem İslâm kaynaklarında bu konuda yazılı bir bilgi olmamasına rağmen Allah Rasûlü’nün (sas) bir mucize olarak bazı defalar sert zemine bastığında ayak izinin çıktığına inanılmakta, birçok yerde bulunan Kadem-i Şerif izleri buna delil gösterilmektedir. Topkapı Sarayı Mukaddes Emânetler Dairesi’nde taşlar üzerine çıkmış altı adet Kadem-i Şerif nakşı muhafaza edilmektedir. Bunların yanı sıra gümüş, tahta ve mukavva üzerine çizili birçok Kadem-i Şerif resmi de mevcuttur. Sultan I. Ahmed, Hazreti Peygamber’in (sas) ayak izi şeklinde altından bir sorguç yaptırmış, bunu mübarek günlerde ve törenlerde başında taşımıştır.

Dendan-ı Saadet (Peygamberimizin Kırılan Dişi)

Hz. Muhammed’in Uhud Savaşı sırasında kırılan dişlerinin bir parçasıdır. Silindir şeklinde, altın çerçeveli, üzeri zümrüt ve yakut kaplı, Sultan VI. Mehmed tarafından yaptırılan altın bir kutunun içinde muhafaza edilmektedir

Kemân-ı Peygamberî (Peygamberimiz (s.a.v)’in Yayı)

Bambu türü bir ağaçtan yapılmış olup 1,17 m. uzunluğunda iki ucu sivri yaydır. Altın kaplamalı gümüşten bir mahfazası vardır.

Seyf-i Nebevî (Peygamberimizin Kılıcı)

99 cm uzunluğundaki kılıcın kabzası altın kapla­ma olup sekizgen kesitli­dir. Parmak dayama yerin­den hafifçe kıvrıktır. Ken­dinden kabartma çiçekli kabza ve balçak üzerine altın yuvalar içine yakut ve firuzeler yerleştirilmiş­tir. Balçak¸ tabana doğru kavislidir. Ejderha başı uçlu balçak kollarına uygun be­zenmiştir. Düz ve sivri uçlu tabanının üzerinde olduk­ça silinmiş “Rasûlüllah” ya­zısı okunabilmektedir. Ta­mamen altından 85 cm uzunluğundaki kınının bir yüzü kabzaya uygun ola­rak altın kaplamadır¸ diğer yüzü de çiçeksi motifler ve savat ile yapılmış selvilerle bezenmiştir. Kırmızı ipekten yuvarlak tokalı ka­yışı ve çiçek motifi nakışlı yeşil kumaştan kılıfı vardır. Çiçek motifi nakşı¸ üzerin­de Rasûlüllah (s.a.v)’a ait olduğu yazılı yeşil kumaştan mahfaza içinde korunmaktadır. Diğeri ise 100 cm uzunluğundaki olan kılıç siyah deri kabzalı olup¸ kabza¸ tepesi ve balçağı altından kabartma çiçeklidir. Tabanı bir ağızlı ve demirdendir. Üzerinde gümüş kakma olarak “Muhammedu’r-Rasûllullah Muhammed bin Abdullah bin Abdülmuttalib” yazısı okunabilmektedir. Deri kaplı kını­nın ağızlığı¸ çamurluğu ve süslemeli iki tokası altın­dandır. Kınsız 930 gram¸ kınıyla birlikte 1.684 gram ağırlığındadır.

HULEFA-İ RAŞİDİN’İN (Dört Halifenin) KILIÇLARI

Hazret-i Ebû Bekir (r.a)’in Kılıcı

98¸5 cm uzunluğunda¸ 850 gram ağırlığındadır. Deri kabzalı¸ kabza tepesi altın­dan ve düz olan balçağı demirdendir. Tabanı sade olup¸ her iki ağzı da keskin¸ ucu sivridir. Yassılaştırılmış oval kesitli olup belli belirsiz incelir. Kabzası ağaç üzerine de­ri kaplı ve hafifçe eğiktir. İp deliğinin hemen altında başparmağın yaslanacağı bir çıkıntısı vardır. Uzatılmış kabza tepeliği ağız kısmında yonca kabartmalıdır. Bir yü­zünde gül rozeti biçiminde açıklık bulunur. Orijinali yaldız kaplı balçak¸ çelikten olup kabza kın ve çıkıntılarıyla uzatılmış¸ kabartmalı¸ delikli ve uçlara doğru yassılaşarak¸ mızrak biçiminde biten balçak kollarından oluşur. Kınının ağızlığı ve bileziği al­tındandır. Deriden kabzanın biri yazılı¸ akik kakmalı¸ diğeri firuzeli iki altın tokası var­dır. Çiçekli brokarlı yeşil kadifeden üzerinde Hazret-i Ebu Bekir’e ait olduğu yazılı kılıfı vardır.

Hazret-i Ömer (r.a)’in Kılıcı

104 cm uzunluğunda¸ 1.276 gram ağırlığındadır. Ağaç üzerine siyah deri kabzalı¸ kabza tepesi demirden¸ altın süslemelidir. İp deliği altın kakmalı çelik olup yassılaş­tırılmış sekizgen kesitlidir. Tepesi yuvarlaktır. Altın kakma rık’a hatlı Arapça kitabeli yüzleri dışında¸ çeşitli yüzeyleri altın kakma çiçekli rümiler ve kıvrık dallarla işlen­miştir. Çelikten balçak¸ her iki yüzünde bir dizi yuvarlak deliklerle bezelidir. Balçak kolları frizlerle süslü olup ejderha başı uçludur. Tabanının ortası iki oluklu ve ucu siv­ridir. Kını da iki bilezikli çelik ağızlıklıdır. Diğeri ise100 cm uzunluğunda¸ kınsız. 1.164 gram¸ kınlı 1.796 gram ağırlığındadır. Deri kabza­lı¸ altın tepelikli olup¸ kabza üzerinde bolluk ve bereket sembolü olarak kabul edi­len altından balık amblemi vardır. Balçağı demirdendir. Sivri uçlu tabanı üzerinde “Muhammedü’r-Rasûlullah Ömer Hattab” yazısı okunabilmektedir. Bir başka kılıcı ise; kını 95 cm uzunluğunda¸ deri kaplı¸ çamurluğu ve tokaları altındandır. Osmanlı padişahları tahta çıkışlarında yapılan kılıç kuşanma merasiminde genelde Hazret-i Ömer (r.a)’in kılıçlarından birini kuşanmışlardır.

Diğer bir kılıcı ise; 107 cm uzunluğunda¸ 1.176 gram ağırlığındadır. Kını ise 820 gramdır. Yeşil kadife kabzalı¸ kabza tepesi altından¸ balçağı altın yaldızlı ve iki ucu yuvarlak olup¸ ortası kabartma motiflidir. Tabanı iki oluklu ve ucu sivridir. Balçağa yakın kısmında yazılar vardır. 95 cm uzunluğundaki kını yeşil kadife kaplı ve altın çamurluklu¸ beyzi kabart­malı altın tokalıdır. Kayışı pembe-mavi renkli ipektir.

Hazret-i Osman (r.a)’ın Kılıcı

98 cm uzunluğunda¸ 956 gr ağırlığındadır. Kını 436 gr’dır. Kabzası yassılaştırılmış altıgen kesitli siyah taştan olup uca doğru sert bir kavis çizer. Haç biçimli bal­çağı altın ve savatlı¸ kabartma süslemeli¸ inci ve çiçek deseniyle bezelidir. Balçak kolları sivri uçlu ve yuvarlatılmış mızrak biçimlidir.

Tabanı Zülfikâr denen tarzda ince oluklu ve iki uçludur. Ender rastlanan bir for­ma sahiptir. Çünkü iki uç kılıcın vazife görmesini engellediği gibi çabuk kırılmasına neden olur. Bu tür kılıçlar daha ziyade dekoratif sanat eserleridir. Taban uzunluğu boyunca üç kanalla oyulmuştur. Ortadaki kanalın içerisine kuyumcu kalemiyle ka­bartma ve gümüş kakma olarak çatal ağızlı¸ ejder başı uçlu balçak kollarına sahip bir kılıç işlenmiştir. İki yüzünde gümüş kakma ile “Çar yâr-ı güzin-i âlişan ki oldular dîne çâr erkân” diye başlayan¸ dört halifeyi ve Hazret-i Osman (r.a)’ı metheden bir şiir yer almaktadır. Kılıcın üzerindeki süslemelerde “Amele Mehmed bin Abdullah” imzası bulunmaktadır. 88 cm uzunluğundaki kınının ağızlığı¸ çamurluğu¸ iki tokası al­tından ve kabartma süslemelidir.

Hazret-i Ali (r.a)’in Kılıcı

112 cm uzunluğunda¸ 1618 gram ağırlığındadır. Kırmızı deri kaplı ağaç kabzası yassılaştırılmış sekizgen kesitli girift bir desenle kabartma bezemeli¸ bir yana eğik olup¸ parmak dayama yeri mevcuttur. Yamuk sekizgen kabza tepeliği gümüş yal­dızlıdır. Haç biçimli balçak gümüş varak kaplıdır. Ortasında çekiçle vurularak yapıl­mış kabartma simetrik Rumi bezemesi görülür. Yuvarlak kesitli balçak kolları uçlar­da yayılır. Tabanı geniş olup bir yüzünde zemine altın sürülerek belirginleştirilmiş¸ iki kol halinde uzayan çiçekli Rumi deseniyle bezelidir. Her iki ağızda da süren bu sivri uçlu iki kol arasında ise dikdörtgen bir kartuş içerisinde “Lâ fetâ illâ Ali lâ seyfe illâ Zülfikâr” yazılıdır. Ağaç üzerine kırmızı deri kaplı kınının ağız ve bilezikler arasındaki üst kısmında yazılar vardır. Kabaraları gümüş yaldızlı¸ iki bileziği de yelpaze tipindedir. Önlerinde yuvarlak levhalar vardır. Ortalarında arslan ve geyik mücade­leleri işlenmiştir. Kenarları yaprak motifli bordürlüdür. Ağızlık ve çamurluk¸ dilimli bir kartuş içerisinde simetrik Rumilerle işlenmiştir.


Hazreti Peygamber’in (s.a.v) Kabir Toprağı

Birinci Dünya Savaşı’nda Medine’nin teslimi söz konusu olunca şanlı Medine Müdafii Fahreddin Paşa, Mescid-i Nebevi’de bulunan bir kısım emanetler ile, yüzyıllar boyunca hükümdarlar tarafından buraya vakfedilen ve Resûlullah’ın (sas) komşuluğunu yapan kıymetli eşyaları zayi olmaması için trene yükledi ve İstanbul’a gönderdi. İhtiyat mülazımlarından İdris Sabih Bey’in Medine Müdafaası sırasında Hazreti Peygamberimiz’e (sas) hitaben yazıp, Fahreddin Paşa’ya ithaf ettiği şiir, o günlerde yaşanan duygular kadar Emanât-ı Mübâreke’yi muhafaza edenlerin gönül dünyasını yansıtması bakımından da kayda değer özellikler taşımaktadır:

Dünya ve âhiret EFENDİMİZ’sin

Bir ulü’l emr idin emrine girdik;
Ezelden bey’atli hakanımızsın.
Az idik, sâyende murada erdik,
Dünya ve âhiret sultanımızsın.

Unuttuk İlhan’ı, Kara Oğuz’u;
İşledik seni gözbebeğimize,
Bağışla ey şefî’ kusurumuzu
Bin küsûr senelik emeğimize.

Suçumuz çoksa da sun’umuz yoktur,
Şımardık müjde-i sahabetinle.
Gönlümüz ganîdir, gözümüz toktur,
Doyarız bir lokma şefaatinle.

Nedense kimseler dinlemez, eyvâh!
O kadar sâf olan dileğimizi
Bir ümmî isen de Yâ Resûlallah,
Ancak sen okursun yüreğimizi.

Suları tükendi gülâbdanların,
Dinmedi gözümüz yaşı, merhamet.
Külleri soğudu buhurdanların,
Aşkınla bağrını yakmada millet.

Gelmemiş Türkçe’de
Lebid, Hassân’ın,
Yok bizde ne Bürde, ne Muallaka.
Yolunda baş veren Âl-i Osman’ın,
Lâl ile yazdığı tarihten başka.

Ne kanlar akıttık hep senin için,
O ulu Kitâb’ın hakkıçün aziz…
Gücümüz erişsin ve erişmesin,
Uğrunda her zaman döğüşeceğiz.

Yapamaz Ertuğrul evlâdı sensiz,
Can verir, cânânı veremez Türkler.
Ebedi hadim’ül haremeyniniz,
Ölsek de Ravza’nı rûhumuz bekler.

Nalın-ı Saadet (Hz. Muhammed (s.a.v)’in Pabuçları) ve Mahfazası

Rasûlullah’ın (sas) arş üzre basan mübarek ayaklarına değmekle şereflenmiş sandalet tarzı ayakkabılardır. Taban kısımları, birkaç kat tabaklanmış deri ya da köselenin dikilmesiyle oluşur. Ayağı bilekten ve üstünden kuşatan kayışların yanı sıra biri baş parmakla yanındaki parmak, diğeri de orta parmakla onun yanındaki parmak arasından geçen iki tane bandın bulunması en bariz özellikleridir. Nalın-ı Saadetlerin resminin bile berekete sebep olacağına inanılır, evlere, işyerlerine asılırdı. Hırka-i Saadet Dairesi’nde Nalın-ı Saadetlerle birlikte bunların metal ve ahşaptan modelleri de bulunmaktadır. (Yanda: Na’l-i Saadet Mahfazası)

Name-i Saadet (Peygamberimizin Mektubu)

Hicret’in altıncı yılında Peygamber Efendimiz (sas) yabancı devlet reislerine mektuplar göndererek onları İslâm’a davet etti. Deri üzerine yazılan bu mektuplardan birkaçı Hırka-i Saadet Dairesi’ndedir. Mektupların alt kısmında Resûllullah aleyhisselâm’ın mührü bulunur. Emanetler arasında bu mektuplarla birlikte Kur’an-ı Kerim’den bazı kısa sûrelerin vahiy kâtipleri tarafından yazılmış ilk nüshaları da vardır.

Peygamber efendimizin Mısır (Kıpt) hükümdârı Mukavkıs’ı İslâmiyet’e dâvet için yazdığı Nâme-i seâdet, deriden olup on iki satır yazısı ve altında mühr-i şerîfi vardır. (Osmanlı Târihi Ansiklopedisi)

Muaz bin Cebel’in (r.a) Kılıcı

97 cm uzunluğundadır. Kabza namlu kuyruğunun iki tarafından perçinlenmiş, siyah boynuzdan iki levha halindedir. Dilimli bir tepeliği vardır. Balçağı çeliktendir. Taban yassılaştırılmış oval kesitlidir. Kını ağaç üzerine siyah deri kaplıdır.

Kadeh-i Şerif

Hazreti Peygamber (sas) bir gün Medine’de bir yerden dönerken Benî Sâide Sofası denilen mevkide ashabı ile istirahat etmek için oturmuştu. Bu sırada Sehl ibn Sa’d’a dönerek “Ya Sehl, bizleri bir sulasan” buyurdular. Resulullah’ın (sas) vefatında 15 yaşlarında bir delikanlı olan, Hicri 91 yılında 96 yaşında vefat ettiğinde “Medine’de en son vefat eden sahabi” unvanını alan Sehl, o gün su ikram ettiği ağaçtan mamul kadehi hatıra olarak saklamıştı. Yıllar sonra, bir topluluğun içinde bu kadehi göstererek su ikram ettiğinde kadeh, orada bulunan Ömer bin Abdülaziz tarafından istendi. Sehl de kadehi ona hediye etti. Kadeh-i Şerif’in dışı muhafaza gayesiyle gümüşle kaplanmıştır.

Kâbe’nin Anahtarı ve Kesesi

Sultan 4. Murad tarafından manevi işaret üzerine Bağdat seferine götürülen Kâbe anahtarı ve kesesi.

Mekke’nin fethinden sonra Kâbe’nin anahtarı, Resulullah (sas) tarafından “Şüphe yok ki Allah emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” âyetinin nüzûlü üzerine ailece eskiden beri bu hizmeti görmekte olan Osman bin Talha’ya verildi. Halen aynı ailede bulunan anahtarlar yenilendikçe eskileri İstanbul’a gelir, Miftah Alayı denilen bir alayla karşılanırdı. İlk defa Mekke Şerifi Ebü’l-Berekât, Mısır’ın fethinden sonra Harem-i Şerif’in anahtar ve kilidini oğlu vasıtasıyla Yavuz Sultan Selim’e göndermişti.
Dördüncü Murad tarafından Bağdat seferine ***ürülen Kâbe anahtarının yanındaki mektupta ise ilginç bilgiler bulunmaktadır. Mektup, zamanın Mekke Emiri Zeyd bin Muhsin tarafından Dördüncü Murad’a hitaben yazılmıştır. Peygamber Efendimiz (sas), rüyasında Emir’e Kâbe’nin mevcut anahtarını Harem-i Şerif’in imamıyla padişaha göndermesini, padişahın bu anahtarı Acem seferinde yanında taşımasını emredip fetih ve zaferi müjdelemektedir. Ayrıca padişahın diğer seferlerde hatta her oturup kalktığı yerde anahtarı yanından ayırmamasını istemekte, kendisinin ve kendisine tabi olanların bu surette musibetlerden emin olacağını söylemektedir. Padişah kendisi harbe gitmediği zamanlarda da güvendiği bir adamıyla anahtarı ordunun önünde taşıtmalıdır. Allah’ın inayetiyle karşılarındaki düşmanları güç yetiremeyip mağlup olacaklardır.

Hz. Yusuf’un (as) Amâmesi/Sarığı

Peygamber Efendimiz’den ve ashabdan yadigâr olan Süyûf-ı Mübareke, Mukaddes Emânetler içinde önemli bir grubu teşkil eder. Tabanları çelik olan kılıçların üzerlerine daha sonraki dönemlerde kıymetli madenler ve taşlarla işlemeler yapılmış, her bir yanı zamanla birer sanat şaheseri haline getirilmiştir. Osmanlı padişahları tahta geçtikten sonra Eyüp Sultan Türbesi’nde merasimle bu kılıçlardan birini kuşanırlardı. Kılıç alayı, Batılı yazarlarca kralların taç giyme törenlerine benzetilmiştir.

Gasl-i Nebevî Suyu Mahfazası

Hz. Peygamber’in (sas) gasil suyunun muhafaza edildiği yeşil şişe zamanın tahribatına dayanamamış, günümüze ancak kırık parçaları ulaşmıştır.

Hz. Fatıma’nın (r. anhâ) Hırkası

Yeşil atlas üzerine sarı sırma ile kelime-i tevhid ve çehar yâr-ı güzînin isimleri işli bohça içinde muhafaza edilen hırka, deve tüyü renginde yünlü kumaştan ve geniş kolludur. Model olarak bol ve düz bir feraceyi andırmaktadır. Birçok yerleri erimiş, harap haldeki hırkanın içinin bazı kısımlarında mavi astar, göğüs kısmında ise örme düğmeler vardır. “Kırım Hanı sülalesinden Fatıma Sultan’ın terekesinden zuhur edip Hazine-i Hümâyûn’a gelen eşya” ile birlikte Topkapı Sarayı’na gelmiştir.

Hz. Fatıma’nın (r. anhâ) Sandığı

İngilizler, emanetler konusunu Lozan’da masaya getirmek istediler. Filizlenmekte olan yeni Türk devleti böyle bir konuyu hiçbir şekilde tartışmaya açmadı. Mukaddes Emanetlerin, milletimize tevdi edilmiş bir vedia olarak muhafazasına devam edildi. 1960’lı yıllarda bir kısmı Topkapı Sarayı Müzesi’ne bağlı olarak ziyaretçilere açıldı. Birçoğu ise eskiden olduğu gibi kıymetli muhafazaları içinde kamuoyundan gizli kaldı. Mukaddes Emanetler ilk kez bir kitap ile günyüzüne çıkıyor. Topkapı Sarayı müdür yardımcılarından Hilmi Aydın tarafından yazılan ve Işık Yayınları’nca basılan “Hırka-i Saadet Dairesi ve Mukaddes Emanetler” isimli kitap Mukaddes Emanetler’i arkalarındaki Asr-ı Saadet’e kadar ulaşan hikayeleriyle birlikte anlatıyor. Hazırlanışında araştırmacı Ahmet Doğru’nun da önemli katkısı olduğu belirtilen eserde emanetlerin birçoğunun ilk kez çekilmiş fotoğraları da yer alıyor.

Hz. Osman’ın Yazmış Olduğu Mushaf

Mukaddes emanetlerin en büyüklerinden biride hiç şüphesiz Hz. Osman’ın 82yaşında şehit edildiğinde okuduğu Kuran-ı Kerim’dir. Kuran-ı Kerim üzerinden kan izlerini görmek mümkündür.

Hz. Musa (a.s.)’nın Asası

Hazreti Musa (as) nın Firavun ve ordusundan kaçarken kızıldenizi Allah’ın yardımıyla ortadan ikiye bölmek için kullandığı asası…

Hz. Hasan (ra) ve Hz. Hüseyin (ra)’e Atfolunan Hırka

Hz. Hasan (ra) ve Hz. Hüseyin (ra)’e atfolunan hırka parçası. Üzerinde kana benzer lekeler bulunmaktadır.

Hz. Hüseyin’e (r.a.) Ait Cübbe (Kamîs-i Seyyidü’ş-Şühedâ)

Hazreti Hüseyin’e ait olduğu belirtilen cübbe, 130 cm boyundadır. Pikeye benzer kumaştandır. Kısa kolludur. Yalnız ön ve etekleri beyaz astarlıdır. Önden ilikli ve yuvarlak düğmelidir.

Hz. Davud’un (a.s) Kılıcı ve Hz. Davud’un (as) Kılıcına Ait Bakır Kitabe

Mukaddes Emanetler Dairesi’nde Hazreti Yusuf’un (as) sarığı, Hazreti Musa’nın (as) asası, Hazreti İbrahim’in (as) tenceresi gibi geçmiş peygamberle ait hatıralar da bulunmaktadır. Bunlardan biri de Davud Aleyhisselâm’ın kılıcıdır. Son derece kaliteli bir çelikten yapılan kılıcın üzerinde Davud Aleyhisselâm’ın Calut’un kafasını kesmesi ve Yusuf Aleyhisselâm’ın taht üzerine oturması resmedilmiştir. Yanında bulunan ve Yavuz Sultan Selim’in Mısır’a girmesinden önce hazırlanan kitabede ise kılıcın hikayesi anlatılmakta, şifreli olarak bu kılıcın Mısır’ı fethedecek Yavuz’a ulaşacağı, saltanatları müddetince onların elinde kalacağı, daha sonra bir karmaşalığın zuhur edeceği ve nihayet kılıcın Hazreti İsa’ya (as) ve Mehdi Aleyhisselâm’a ulaşacağı anlatılmaktadır. (Altta: Hazreti Davud’un (as) kılıcına ait bakır kitabe)

Hırka-i Saadetin Eski İç Mahfazası

(Sultan 3. Murad tarafından yaptırılmıştır.)
Emânât-ı Mübâreke, Osmanlı Sarayı’nda devamlı imtiyazlı bir mevkide bulunduruldu. Hepsi kıymetli kumaşlardan som sırma işlemeli bohçalara sarılıp altından, gümüşten, sedef kakmalı ahşaptan sandıklara konulurdu. Sandıklar padişahın mührüyle mühürlenir, altın/gümüş anahtarları padişah namına silahdar ağada bulunurdu. Padişahlar Rida-i Cenab-ı Peygamberî’nin (Hırka-i Saadet’in) muhafızı olmakla iftihar ederler, gece gündüz tazim ve hürmette kusur etmezlerdi. Sarayda yanıbaşlarında bulundurdukları gibi gittikleri seferlere de beraber götürürlerdi. Her yıl Ramazan ayının on beşinde gerçekleştirilen Hırka-i Saadet ziyareti Osmanlı protokolünün en önemli törenlerindendi.

Peygamber Efendimiz’in (sas) şanlı sancağı, saraydan çıkarılıp sancak alayı ile harbe gönderilirdi. Padişahlar Hırka-i Saadet Dairesi’nde yaşadıkları gibi vefatları vukuunda cenazeleri de burada yıkanıp kefenlenirdi.

İki Cihan Sultanı (sas), çeşitli devlet büyükleriyle birlikte Bizans İmparatoru Herakliyus’a da bir elçi ile İslam’a davet mektubu göndermişti. Herakliyus, gerçeği bildiği halde adamlarının kendisine inanmayacağından ve saltanatı kaybedebileceğinden korktuğu için iman etmedi. Fakat Resulullah’ın (sas) mektubunu altın bir mahfazanın içine yerleştirip sakladı. Peygamber Efendimiz (sas) Herakliyus’un inanmamakla kendisine yazık ettiğini söyleyip, mektubunu muhafaza ettikleri müddetçe evlatlarının saltanatının devam edeceğini bildirmişti. Tarihçiler hicretten 7 asır sonra bile aynı ailenin bu mektuba gösterdikleri saygı sebebiyle saltanatta bulunduklarını kaydeder. Ecdadımız da Allah’ın Habibi’nin (sas) izinde, gül kokusunu taşıyan hatıralarının gölgesinde iken rahmet-i ilahiyyenin rüzgarından istifade edecekleri itikadında idiler.

Hırka-i Saadet ve Yeni İç Mahfazası

(Resimde: Hırka-i Saadet’in içerisinde korunduğu iç mahfaza ve bohçalar)
124 cm boyunda, siyah yünlü kumaştan hırkanın içi daha kaba şekilde dokunmuş krem renk yünlü kumaşla kaplanmıştır. Yer yer yıpranmış durumdadır. Resulullah (sas) tarafından Züheyr oğlu Ka’b’a verilen hırkadır.
Hırka-i Saadet Dairesi, adını Peygamber Efendimiz’in (sas) şair Ka’b bin Züheyr’e huzur-ı saadetlerinde Müslüman olduğunda hediye ettiği hırkadan alıyor. Arapların meşhur şairlerinden olan Ka’b, İslamiyet aleyhindeki şiirlerinden ve sözlerinden dolayı Peygaberimiz’in (sas) nerede görülürse öldürülmesi emrine muhatap oldu. Daha önce Müslüman olan kardeşinin ikazı üzerine, hakkındaki ölüm emrine aldırmadan Medine’ye geldi, Mescid-i Nebevi’ye girdi. Peygamber Efendimiz’e Müslüman olan bir kimsenin geçmiş hatalarının bağışlanıp bağışlanmayacağını sordu. Müspet cevap alınca “Bu, Ka’b olsa da mı?” diye ilave etti. Allah Resûlü bu soruya da olumlu cevap verdi. Ka’b (ra) kimliğini açıklayıp Kaside-i Bürde ismiyle tarihe geçen eserini okumaya başladı. “Muhammed Aleyhisselâm kınından çıkmış bir kılıçtır / Cihan onun nurundan feyz alır” mısraına gelince Efendimiz (sas) sırtındaki hırkasını çıkardı, şairin sırtına bıraktı. Ka’b, Hazreti Peygamber’in (sas) gül kokusunu taşıyan bu hırkayı ömrü boyunca muhafaza etti, çok yüksek fiyat teklif edilmesine rağmen bir ipliğini feda etmedi. Muaviye tarafından varislerinden alınıp halifelere geçen hırka, Yavuz’la birlikte İstanbul’a geldi.

Hırka-i Saadet sırma işlemeli yeşil atlastan bohçalara sarılıp altın bir çekmeceye konulur. Bu çekmece de aynı şekilde bohçalara sarılıp büyük altın bir sandığa yerleştirilir

Altın Hırka-i Saadet Sandığı

 Mekke’ye, Medine’ye, ve geçmiş peygamberlere ait hatıralarda sonradan eklenmiştir. 20. asra gelindiğinde Topkapı Sarayı’nda değer biçilemeyecek bir hazine meydana geldi.

Hz. İbrahim’in (a.s) Tenceresi

Hazreti İbrahim’e nispet edilen tencere, silindir bir kutu içerisinde olup kutunun üzerindeki etikette “Padişahımız Sultan Mehmet Hazretleri huzur-ı hümayunlarında Hasodabaşı Mustafa Ağa Kethüda’ya teslim eylediği İbrahim’in mermer kazganlarının mahfazasıdır. Sene 1058” yazılıdır. Tencere, genellikle Suriye Bölgesi’nde bulunan silisli (kumlu) granitten oyularak imal edilmiştir.

Mühr-i Saadet

Hz. Muhammed (sas) yabancı devlet reislerine İslam’a davet mektupları yazdırırken taşı akikten, halkası gümüşten yüzük şeklinde bir mühür yaptırmıştı. Bu mühür sıra ile Hz. Ebubekir’e, Hz. Ömer’e ve Hz. Osman’a geçmiş, ancak Hz. Osman tarafından Eris isimli kuyuya düşürülmüş ve günlerce aranmasına rağmen bulunamamıştır. Tarihçiler bu mührün kaybolmasından sonra Müslümanlar arasındaki birliğin bozulduğuna, devam edip gelen fitnelerin o zaman ortaya çıktığına dikkat çekerler. Hz. Osman bunun üzerine aynı yazıyı taşıyan başka bir mühür yaptırarak kullanmıştır. Mukaddes Emânetler arasında bulunan ve Bağdat’ta ele geçirilerek İstanbul’a getirilen mührün bu mühür olduğu tahmin edilmektedir. 1 cm. uzunluğunda olup, kırmızı akik taşından yapılmıştır. Üzerinde kûfî hatla “Muhammed Resulullah” yazan bu mühür hakkedilmiştir.

Hz. Yahya’nın (as) Kol Kemiği ve Mahfazası

Hem Hıristiyanlar hem Müslümanlar için kutsal olan Hz. Yahya’nın kolu, VII. Konstantin zamanında Antakya’dan İstanbul’a getirildi. 12. yüzyılda imparator sarayının şapelinde, daha sonra Fener’deki Meryem Ana Kilisesi’nde saklandı. Fetihten sonra Osmanlı Sarayı’na getirilen kol, 1484’te II. Bayezid tarafından kardeşi Cem Sultan’ı ellerinde tutmaları için Rodos Şövalyeleri’ne gönderildi. Daha sonra Kıbrıs’ta olduğunu öğrenen III. Murad tarafından da tekrar İstanbul’a getirildi ve saraya konuldu.

Mîzab-i zer (Altınoluk)

Yağmur yağdığında Kabe’nin tavanındaki suyu boşaltmak için yapılmış olan altınoluk 2.75 m uzunluğunda, 0.25 m genişliğinde ve 0.31 m yüksekliğinde olup ahşap üstüne altın kaplamalıdır. Üzerinde Sultan I. Ahmed’in adı ve 1021(1612) tarihi bulunmaktadır. Bu mîzab Sultan Mecid zamanında 1273’te değiştirilmiştir.

Hücre-i Saadet’e Takdim Edilen Buğday

Medine’nin eski âdetlerinden biri de borcu olanların Hazreti Muhammed’in (sas) kabrinin bulunduğu Hücre-i Saadet’e buğday takdim ederek O’nun (sas) ruhaniyetinden yardım istemeleri idi. Borçlular, her yıl zilkade ayının 17. gecesi, borçları miktarınca buğdayı beyaz bir kese içerisine koyarak Ravza-i Mutahhara’ya getirir, Hücre-i Saadet’e takdim edilmesi için görevlilere verirdi. Biriken buğdayları Harem-i Şerif ağaları alıp ekmek yapar ve bazı kimselere hediye ederlerdi. O gün şehirde bayram havası eserdi.

Livâ-i Saâdet (Sancak-ı Şerif)

Ukab adı da verilen sancak, siyah renge yakın yünlü bir kumaştır. Zamanla yıprandığından yeşil ipekli bir kumaş üzerine yerleştirilmiş şekilde bir sandukada muhafaza edilmektedir. Hz. Peygamber’e ait olduğuna inanılan bu sancak, harplerde özel bir merasimle çıkarılırdı. Bunun için öncelikle Hırka-i Saâdet’te “Fetih sûresi” okunur, bizzat hükümdar tarafından alınan sancak arz odasına getirilir, orada “Yasin sûresi” okunarak yaşlı gözler, dua ve niyazlarla ordu başkumandanına teslim edilir, harpten sonra da aynı merasimle yerine konurdu.

Veysel Karani’nin Takkesi

Peygamber efendimize görmeden aşık olan ve Hırkayı Şerifleriyle şereflenen büyük veli Veysel Karani Hazretlerinin takkeside Topkapı Sarayında Mukaddes Emanetler bölümünde sergilenmektedir.

Kabe’nin Olukları

Altından yapılan oluklar zamanla eskiyince yenisi yapılır. Osmanlı döneminde yenilenen olukların eskileri ise Topkapı Sarayında mukaddes emanetler bölümünde bulunmaktadır.

Kabe’nin Eski Kapısı

Kabe’nin Kadim Kapılarından Bir Kapı (eski kapısı), Kabenin kapıları yenilince bu kapıda müzeye gönderilmiştir…

Sahabe-i Kiramın Kılıçları

Cafer-i Tayyar, Halid bin Velid, Zübeyr bin Avvam’ın Kılıçları

Yavuz Sultan Selim’in Sancağı

Zaten Yavuz Sultan Selim de sabahtan beri Hasan Can’ı gördüğü rüyayı anlatması için sıkıştırmaktadır. Hasan Can, padişahın yanına döner; “Sultanım” der, “Sabahtan beri sorduğunuz rüyayı bu Hasan değil, bir başka Hasan, Kapı Ağası Hasan kulunuz görmüş!” der.

Rüyayı dinledikçe Yavuz’un gözleri yaşarır, yüzü kızarır. “Biz dememiş miydik ecdadımız memur olmadıkça bir yere sefer etmezlerdi diye. Onların her biri evliyalıktan nasipdar idi. Biz onlara benzemedik!” der.

Bu hadiseden sonra hazırlıklar tamamlanır, Mısır seferine çıkılır. Artık Mısır ve Hicaz Osmanlı padişahlarının idaresindedir. Bunun ilk tescili de 20 Şubat 1517 Cuma günü gerçekleşir. Kahire’deki Melik Müeyyed Camii’nde hutbe Yavuz Sultan Selim adına okunur. Hatib, hutbede yeni halifenin adını söylerken o zamana kadar âdet olduğu üzere “Hâkimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn” sıfatını kullandığında Yavuz seslenerek “Hadimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn” demesini ister. Yani Mekke ve Medine’nin hakimi değil hadimi, hizmetçisi olarak görmektedir kendini.
Sefer dönüşü halkın tezahüratından kaçındığı için Üsküdar’dan bindiği bir kayıkla gece yarısı gizlice sarayına giren Yavuz Sultan Selim, beraberinde Peygamber Efendimiz’e ve mukaddes mekanlara ait bir kısım emanetleri de getirir. Topkapı Sarayı’nda kendi yaşadığı ve Has Oda denilen taht odasına, başucuna yerleştirir. Kendisiyle birlikte yaşayan en yakın kırk adamını muhafazasına tayin eder. Has Odalılar devlet ve padişah hizmetlerinin yanı sıra Hırka-i Saadet’i muhafaza edecekler, gereken hürmeti gösterecekler, yirmi dört saat yanında Kur’an-ı Kerim okuyup nöbet tutacaklardır. Beş asırlık bu nöbet halen devam ediyor.

Günümüzde Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi’nde bulunan emanetlerin hepsi Yavuz Sulta n Selim’le birlikte gelmiş değil. Sahabilerin Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz’den hatıra olarak saklayıp rahmet-i ilahîye vesile bildikleri emanetler kendilerinden sonra nesilden nesile taşınmıştı. Ailelerin ve resmi kurumların elindeki bu emanetlerin önemli kısmı zaman içinde padişahlar nezdinde toplandı. Kâbe ve Peygamber Efendimiz’in (sas) kabrinin tamirinden çıkan parçalar ile geçmiş peygamberlere, Sahabilere ve İslâm büyüklerine ait hatıraların da ilavesiyle 20’inci asra gelindiğinde Topkapı Sarayı’nda maddi ve manevi açıdan değer biçilemeyecek bir hazine meydana gelmişti