Bedî

el-Bedî - ya Bedî

el-Bedî | ya Bedî

Bedi : Örneksiz yaratan

Al-Badi : The Originator who is without model or match, and who brings into being worlds of amazing wonder.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
“O, gökleri ve yeri yoktan yaratandır.” (Enam, 101)

“Göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Bir şeyi dilediğinde ona sadece “Ol!” der,  o da hemen oluverir.” (Bakara 117)

O, bütün göklerin ve yerin, benzersiz yaratıcısıdır. Bütün ulvî ve sûflî âlemden hiçbiri yokken, örnek olacak, aynîlik ifade edecek kanun, asıl, madde, şekil, nümune, örnek denecek hiçbir şey mevcut değilken, ilk önce bunları benzersiz meydana getiren ve yaratan, her türün ilk ferdini, ilk örneğini yaratıp yoktan vücuda getiren ve böyle icat etme âdeti ve zatına mahsus fiilî sıfatı olan ve bundan dolayı misali, eşi ve benzeri bulunmak ve tasavvur edilmek ihtimali olmayan ve onun varlığı ve icadı olmadan bir yokun vücuda gelmesi ve herhangi bir şeyin var olarak ayakta durması mümkün olmayan yüce yaratıcıdır.

Hiç benzeri ve modeli ortada olmadan çeşitli şeyleri yaratan Allah’tır. Mesela, insanın daha önce bir benzeri yok iken, yoktan var etmiş ve en güzel bir biçimde meydana getirmiştir.. İşte bu Hakk’ın ezeli bir kudretidir. Bu kudret karşısında eğilmemiz ve Hakk’a daha fazla bağlanmamız lazımdır. Binlerce ibret önümüze seriliyor. Onlara o gözle bakmalı ve ona göre değerlendirmeliyiz.

Zor bir işle karşılaşan birisi “Yâ Bedi” ismini “Yâ bedîü’s-semâvati ve’l-arz” şeklinde okusa Allahü teala hazretleri onun o zor işini halleder.


Kaynaklar:
3) Elmalı Tefsiri, Enam, 101
4) Miftahü’l Kulûb, Kalplerin Anahtarı, (Fethiye Evradı) Mehmed Nuri Şemseddin Nakşıbendî, Bedir Yayınevi, 2001
5) Mecmuatul Ahzab, Büyük Dua Kitabı, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Denge Kitabevi Yayınları


 

 

Diğer Bölüm…

(Örneksiz, misâlsiz, acîb ve hayret verici âlemler îcâd eden.)

Bedî, mübdî, ma’nâsınadır. Mübdi’, ibdâ’ eden, yâni örneği bulunmayan bir şey ihtirâ ve icâd eden demektir. Bedî’ ile mübdi’ arasında fark da yok değildir. Gerçi her ikisinde de örneksiz icâd ma’nâsı varsa da örneği bulunmayan -velev ki bir tek olsun- bir şey ihtirâ edene mübdî, denilebilir; amma bedr denmez. (Bedr) hiç birinin de örneği ve misâli yokken, sayısız şeyler îcâd ve ihtirâ eden, düşünmeğe, araştırmağa muhtaç olmadan, kolaylıkla ve dâimâ misilsiz şeyler yaratmak, îcâd etmek âdeti ve kadîm sıfatı bulunan zât demektir ki, bu ma’nâca Bedî’ ancak Allahu teâlâ Hazretleridir.
Örneği yokken Allah’ın kudretiyle meydana gelen fevkalâde güzel ve insana hayret verici şeylere de ibda’ olunmuş ma’nâsına -bedî’ denildiği vardır. Bu i’tibarla gökler ve yer ve Allah’ın yarattığı her şey, ne kadar bedî*, ne kadar misâlsizdir! Allahu teâlâ onlardan hiç bir zerre yokken, ortada örnek ve misâl tutulacak hiçbir şey bulunmuyorken, ilk önce bunları ihtirâ etmiş, her nev’in ilk ferdini, ilk örneğini ibdâ’ edip yoktan vücuda getirmiştir. Her nev’in ilk ferdi misilsiz olarak yaratıldığı gibi, bir nev’in bütün ferdleri de her yönden tamâmiy-le birbirinin aynı değildir. Aralarında hem benzerlik var, hem ayrılık var. Meselâ insan nev’ini alalım: sûrette, sîrette tama-miyle birbirinin aynı iki insan bulmak imkânsızdır. Bu bakımdan denilebilir ki, her insanın, her zerrenin yaradılışı başlı başına bir bedîadır.

SATRANÇ TAHTASINA HAYRET EDEN:
Halife Ömer’ül-Fârûk (Radıyal’lâhu anh)’in sohbetinde bulunanlardan biri bir gün: “Şu satranca şaşırıyorum. Satranç tahtasının eni de, boyu da birer arşından fazla değilken, insan onun üzerinde binlerce oyun oynasa, bir oynadığı oyun mutlaka öbürüne benzemez.” demiştir.
Hazret-i Ömer buna cevap olarak: “Bundan daha ziyâde hayret verici şeyler yardır. Meselâ insanın eni bir karış, boyu bir karıştan ibâret olan yüzünde kaşlar, gözler, burun ve ağız gibi âzânın yerleri kat’iyyen değişmediği halde, yine dünyâ yüzünde yüzleri tamâmiyle birbirine benzeyen iki insan bulamazsın. Şu ufacık deri parçası üzerinde bu sayısız değişiklikleri, bu sınırsız bedîaları gösteren Allah Celle Şânühû ne büyük kudret ve hikmet sâhibidir!” dedi. İşte kâinat baştan başa böyle bedîâlarla, acibelerle doludur. Fakat onu görmek için düşünmeyi ve her şeye dikkatle bakmayı âdet edinmek iktizâ eder.

DİKKAT VE TECESSÜS:
İnsanoğlunun mühim hassalarından biridir. O, dinini de, dünyâsını da bununla kazanacaktır. Meselâ, ağzı kapalı bir tencerede su kaynıyordu. Derken birdenbire kapak fırladı. Bu hâdiseyi gören bir adam dikkat etti, düşündü. Acaba bu kapak neden fırladı? Sebebini aramağa başladı. nihÂyet suyun tabah-huru neticesinde hâsıl olan tazyikten ileri geldiğini ve bu tazyikin müthiş bir hareket âmili olabileceğini keşfetti. Buhar kuvveti işte bu basit hadiseden doğdu. Meydana konan büyük hakikatler, hep >öyle küçük vâkıalara dikkat etmekle bulunmamış mıdır? Eğer insanlarda bu hassa olmasaydı, bu kadar ilimler, fenler meydana gelir, sanayi bu kadar incelir miydi? Bu dünyacası… Bu hassa yaratılmışlar üzerinde tatbik ve icrâ edildiği zamân da Allah bilgisi kazanılır. Emek verip dikkat edenler, Allah’ın azamet ve kudretini sezenler, dirilir, nimete lerini düşünen gönüllerde Allah sevgisi uyanır. Allah’ın, iyiliği sevapla karşılayacağını düşünen gönüllerde isyan korkusu çoğalır ve nihÂyet bir kul, Allah’a karşı kusurlarını ve çeşitli günâhlarını idrak edebildiği zamân, büyük bir hicap ve pişmanlık acısı duyarak hemen tevbeye ve Allah’ın afv u mağfiretine döner ve bunların her biri imrenilir birer makamdır. Dikkat ve tefekkür bu kadar zengin mahsûl verdiği için, Kur’ân ‘da ve hadîste insanları tefekküre teşvik ve dâwdvet eden birçok âyet ve hadîs vardır. Tefekkür İslâm’da büyük ibâdetlerdendir.

KULA GEREKEN ŞEY:
Allahu teâlâ dilediği kuluna hikmet verir. Kendisine ilim ve hikmet bağışlanan, hakikaten büyük hayra ulaşmıştır. Bir kul anlayışı nisbetinde Allah’ın her şeyde parlayan hikmetlerini görmeye, bu bahtiyârlığa katılmaya çalışmalıdır, İnsan var ki, onun hayattan nasibi, sâdece yemek içmekten ibârettir, ondan ilerisine kafa yormaz. Halbuki kendisine hikmet verilenler, yenilip içildikten sonra, bu gıda maddelerinin vücutta kana tahavvül ederek et olması, tırnak olması, kıl olması, görür göz olması, düşünür fikir olması gibi ince ince bedîalan görürler ve bu çeşniyi tatmak için uzun seneler emek vermekten, üzücü yorgunluklara katlanmaktan zevk alırlar.
Ne güzel söylemişler: Hikmetle uğraşanlar ışık, ilimle uğraşanlar yol gösterici, öğütçüler lâmba, âkiller diri, câhiller ölüdür. Herkes beğendiği sınıfı seçsin.