Peygamber’in yalnızca Kur’ân’ın yazılmasını emretmesindeki hikmet nedir?

Peygamber’in yalnızca Kur’ân’ın yazılmasını emretmesindeki hikmet nedir?

Eğer “Madem ki Hz. Peygamber (s.a.v), Kur’ân’ın yazımını onun hücciyyetini tesbit için emretmemiş ve yazı da kat’iyyet ifade etmiyor­sa, böyle bir emrin verilmesindeki hikmet ne olabilir?” diye sorulacak olursa, buna şöyle cevap veririz:

Kur’ân’ın yazılmasına dair emirdeki hikmet, âyetlerin tertibi ve konulacak yerini tesbit içindir. Bu itibarla âlimler, tertibin, Cebrail (a.s) tarafından Rasûlullah (s.a.v)’a getirildiğinde ve tevkîfî olduğun­da ittifak etmiştir. Bilindiği gibi Kur’ân, durum ve hadiselere göre parça parça iniyordu, (inen âyetin hangi sûreye ve hangi sıraya konacağını Allah (c.c) bildiriyor, Rasûlullah (a.s) da vahiy kâtiplerine söylüyordu.)

Bir diğer hikmet de sûrelerin tertibini beyândır. Kuvvetli ve tercih edilen görüşe göre sûrelerin tertibi de tevkifidir yani akla de­ğil, vahye dayanır.

Bir diğer hikmet, Kur’ân’m kat’iyyetini daha fazla ortaya koy­maktır. Biz, yazının, herhangi bir şeyi tesbit yollarından biri oluşunu inkâr etmiyoruz. Şu kadar var ki, sırf yazımla bir şeyi tesbite çalış­mak, bırakın lafzı tevatürü, mücerred sözlü rivayetten bile daha za­yıf bir yöntemdir. Ancak yazı, herhangi bir hususun zaptında, kendi­sinden daha kuvvetli bir yöntemle birleştiği zaman kuvvet ve güveni­lirliği artar.

Ayrıca Kur’ân’ın daha fazla güvenilirliği için yazımına ihtiyaç gösteren başka sebepler de vardır. Bunlar, şöylece sıralanabilir:

  • Kur’ân, Allah’ın kitabı ve kıyamete kadar bütün mahlukâta gönderilmiş bir elçi olan Hz. Muhammed (s.a.v)’in en büyük mucize­si olması sebebiyle, O’nun zaptındaki kuvvet ve te’kidi artırmak. Zira Kur’ân, Hz. Peygamber (s.a.v)’in mucizeleri arasında sonraki nesille­re O’nun nübüvvetini isbat eden, en kat’î ve en açık bir delil olarak kalacaktır.
  • Kur’ân, İslâm şeriatının esasıdır. Şâri’in (Allah Teâlâ) delil olarak kabul ve itibar ettiği diğer deliller ve asıllar, sonuçta ona da­yanmaktadır. İtikada ve fürûa ait meseleler, Kur’ân’da tesbit edil­miştir. Bu nedenle Kur’ân’m yok olup kaybolması, bütün bu hususla­rın da ortadan kalkması ye şeriatın yok olması sonucunu doğurur.
  • Allah Teâlâ, gerek namazda ve gerekse namaz dışındaki ibâdetlerimizde, Kur’ân okumamızı istemiş, bir tek harfini bile değiş­tirmemize izin vermemiştir.

İşte Kur’ân, bu son derece önemli konuları ihtiva ettiğinden do­layı Sâri olan Allah Teâlâ, ona çok büyük bir önem vermiş, onu yüce himayesine almış, bu sebeple de insanların sübûtu konusunda tama­men tatmin olmaları için lafızlarını ve metnini, büyük küçük, kuv­vetli zayıf mümkün olan her türlü isbat ve tesbit vasıtalarıyla zap-detmiş, böylece kıyamete kadar gelecek olan insanların elinde bulun­masına imkân hazırlamıştır. Aynı şekilde, Kur’ân’m mânâlarını da onun şârihi olan sünnet vasıtasıyla muhafaza buyurmuştur.

Hadislerin birbirleri ile münasebeti bakımından bir tertip sözkonusu olmadığından sünnet, düzen bakımından Kur’ân gibi değil­dir. Hem sünnet mucize değildir ve Allah Teâlâ, lafızlarını okumak suretiyle ibâdet etmemizi de bizden istememiştir. Ayrıca sünnetin hakiki mânâsını korumak şartıyla, lafızlarının benzerleriyle değişti­rilmesine (ve mânâ yoluyla rivayete) müsaade edilmiştir. Çünkü sünnetin gayesi, Kitab’ı izah etmek ve hükümlerini açıklığa kavuş­turmaktır.

Böylece bu amacın gerçekleşmesinde, mânânın anlaşılması ye­terlidir. Anlam bozulmadıktan sonra lafızların Rasûlullah’tan sâdır olması ile bir başkasından sâdır olması aynıdır.

Kur’ân, diğer delillerin tesbitinde, itikad esaslarının tayini ve fürûa ait temel prensiplerin ortaya konmasında bize yeterli olmakta­dır. Bundan dolayı Sâri (Allah ve Rasûlü), Kur’ân’a gösterdiği ihti­mamı sünnete göstermemiş; onun naklinde bir tek delili, yani sözlü rivayeti yeterli bulmuştur. Eğer sözlü rivayet, yazım ve tevatür gibi bütün tesbit vasıtalarıyla bir arada bulunacak olsa bu en iyisidir.

Bütün bunların yanında, Kur’ân’m hacmi ile görevini ona açık­lamak ve izah etmek olan sünnetin hacmi arasındaki apaçık farkı da gözardı etmemek lâzımdır. Bilindiği gibi şerh, her zaman şerh edilen­den daha hacimli ve daha kabarık olur. Normalde hacmi küçük olan şeyin, bütün nakil imkânlarıyla nakli daha kolaydır. Ama hacmi ka­barık olan şey böyle değildir. Özellikle de ümmî bir toplum olan Arapların bu şeyi nakletmeleri sözkonusu olunca.

Bir de sünnetin, Rasûlullah (s.a.v)’m söz, fiil ve takrirlerinden meydana geldiği gözönünde bulundurulunca bütün tesbit vasıtalarıy­la zaptı güçleşmektedir. Rasûlullah (s.a.v)’m her hâlinde, tevatür de­recesinde bir kitlenin ve yazma imkânına sahip bir grup sahabenin, O’nunîa birlikte bulunması mümkün değildir. Dolayısıyla her duy­duklarım ve müşahede ettiklerini, yanlarında bulunmayanlara veya kendilerinden sonrakilere yazılı ve sözlü tevatür yoluyla bildirmeleri, ne mümkün ve ne de zorunludur.

Şunu da unutmayalım ki, Rasûlullah (s.a.v)’ın bir sözü ya da fii­li, okuma yazma bilmeyen tek bir sahabenin önünde vuku bulmuş ve bir daha da Hz. Peygamber (s.a.v) onu tekrarlamamış olabilir. Ama Kur’ân için durum böyle değildir. Çünkü Rasûlullah (s.a.v), âyet ve sûreleri muhtelif kitlelerin huzurunda okuyordu. Bu kitlelerin içeri­sinde, okuma yazma bilen de bilmeyen de bulunuyordu. Yine Kur’ân âyetleri, Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından, farklı zaman ve zeminler­de hiçbir değişikliğe uğratılmadan aynı lafızla tekrar ediliyordu. İşte bütün bunlardan dolayı Kur’ân’ın zapt ve naklinde, nakil vasıtaları­nın hepsi bir arada kullanılıyordu.

Ve Allah, en iyi bilendir.

Ayrıca bakınız: 

  1. Sünneti inkâr etmek ve Kur’anla yetinme meselesi!
  2. Sünnetin yazımına getirilen yasağın hikmeti nedir?