“Peki, 28 Şubat nedir, hocam?”
“28 Şubat, Müslümana kimlik dağıtılan gündür. Ve verilen göbek adıdır.”
Sevil:
“Süreç tarafı nedir, peki?”
“28 Şubat süreci, dolaysız ve direk İslâm’a vurulan bir darbedir.”
Seçil:
“Ama bir gerekçesi olmalı?”
“Mason locasında verilen gerekçeli açıklama, balans ayarı olma iddiası yönünde. Geceden kalma, içki mezelerinden çalıntı bir balans. Uyruğu ve kuyruğu bacak arası olan iddia sahibi, amcalarına böyle mesaj veriyordu. ‘Sadece balans ayarı yaptık,’ diyordu amcalarının yanında.”
Sevil:
“Peki, 28 Şubat darbesinin sebebi nedir, hocam?”
“28 Şubat, tanımlamalara gidilip de belirli bir kalıp içine sokularak, anlamlarına hizmet etmeyen kavram ve fikir güvesi söylemlerle anlatılarak anlaşılamaz. Böyle yapıldığı takdirde, kısır döngü bir mantalitenin içine düşen yapay düşüncelerin etrafında çelikten ve zincirden dairelerin çoğalmasından başka bir işe yararlılık rüknü bırakmaz.
Altı köşeli siyonist mantık içinde, 28 Şubat’ın tamahkâr obez çöplük varyeteleri, kadına ve dolara daha rahat secde edebilmek için, ülke gemisinin dümenini hiyerarşik basamakları için dini, dili ve bayrağını, milliyeti ile beraber satılık sahillere kırarak, kendileri için çıkardıkları zafer payından aydın, gazeteci, zina kalfaları, daha bilmem neci cibilliyetsizlerle paylaşarak zafer bayramlarını kutladılar. Kutlandı ki, Afganistan’a barış gücü altında daha rahat asker çıkarması yapılabilsin.
Asimile edilen şuurlu Müslümanlardan doğan boşluklar din tacirleri ile doldurularak daha rahat şehidlik ve gâzilik fetvaları verilebilsin ve karşı çıkışlara karşı cepheler kurulabilsin.
Şarap paraları içinde kurban derileri ve adak kurbanlar alınabilsin.
28 Şubat zihniyetinin bu kırılan ayağından sonra kırılan bir diğer ayağında ise gizli egemenlerin Ankara’ya koşullandırdığı sözde egemen jakoben elitlerin gizli iktidarı koruyamayıp, kendi iktidarları ile beraber uçurumlara ve kuyulara düşme korkaklıklarıdır.
Kalan dayanak noktaları ise yine hiç değişmeyen irtica ve laikliktir. Biletler giriş-çıkışlı olup yine din ve laiklik çatıştırılarak işin içinden çıkılmıştır.”
Seçil:
“Bu durumda yapılmak istenen neydi, hocam?”
“Böylece yapılmak istenen ‘ilahsız ve kralsız’ bir toplum
modelidir. Bu modelde ise bazı jakoben elitler başrolü kaparken, diğerleri figüran konumundadır ve hep öyle kalma zorunluluğunun dayatımı altındadırlar.”
Betül:
“Durum böyle olunca laikliğin koruma içgüdüsünün devreye
girmesi gerekmez mi?”
“Bu gibi durumlarda laiklik kendi kendini tasfiye etmek zorundadır. Çünkü hiç bir ihtiyaca karşılık verecek bir konumda değildir. Realite süzgecinden geçmesi ile sanalitede pasifize bir gard alır. Ama yapı olarak boştur, kavram itibariyle tanımsızdır. Sonuç nakavt…
Yüzeysel bir dolgu ile geçiştirilmesi sancıya gebe bırakıyor. Ama bir türlü doğuramıyor laiklik. Çünkü öyle bir özelliği yok. Sezaryene başvurulduğu içinde, hep böyle kör ve topaldır. Aynı zamanda dilsizdir. Konuşamamak ise yokluk demektir.”
Sevil:
“Peki, bu durumda Türkiye’de laiklik vardır diyebilir miyiz,
yinede?”
“Diyemeyiz! Çünkü hangi perspektiften bakarsak bakalım, ülkede laiklik yoktur. Bu durum rejim itibariyle de aynıdır. Devlet yapısında her ne kadar laiklik olduğunu iddia etse de, duruşu Diyanet Başkanlığı ile talâk yer. Diyanetle arasında hiç talâk olmasa da. Devlet, denetim ve desteğinde bir Diyanet İşleri Başkanlığı taşımaktadır.
Her ne kadar Diyanet İşleri Başkanlığı devletin kontrolü altında olsa da, işlerliği dinden çok, devlet adına ve laiklik adına olsa da laikliğe aykırıdır. Devletin tamamen yönlendirmesi altında olsa da, durumda bir değişiklik arz etmez.
Bu, ezan için, Kur’an Kursları için ve dini bayramlar içinde öyledir. Çünkü laiklik tüm dini olgu, düşünce, yaşayış, söz, tavır, eylem, simge, hal ve tarza karşıdır.Yani bu ülkede laiklik kullananı, kullanan laikliği bir piyon olarak kullanır.”
Seçil:
“Bu durum bir çatışma ortamını beraberinde getirmez mi, hocam?”
“Özet olarak karşımıza çıkan böyle bir oluşumdur. Ama böyle bir savaşımın cephesine alınmak istenen İslâm Fıkhı’dır. Yani İslâm Hukuku’dur.
Bu duruma da kendi inanç manzumelerinden derleyip ortaya çıkardıkları ve laiklik felsefesine dayandırdıkları kanunlara kutsiyetlik vererek arka çıkmışlardır.
Kültür çatışmalarından yararlanılarak, Helenist kültürün tarafgirliğinde buluşarak ‘Totaliter Devlet’ anlayışında birleşilip anlaşılarak, bir savunma mekanizması oluşturuldu ve kullanım alanına alındı. Kamufle ve sufle…”

Söyleyen: Adresi Kayıp Ülkem (Roman)