Osmanlı’da Kadın Dışlanır mıydı?

Osmanlı’da Kadın Dışlanır mıydı?

Yavuz Bahadıroğlu’nun yazısı;

Ey kendilerini “Kemalist Gençlik” olarak tanımlayıp, Osmanlı tarihine ilişkin olarak yazdıklarıma itiraz eden grubun mensupları! Diyorsunuz ki: “Osmanlı’da kadın hakları yoktu…”

Bu da külliyen yalan ve demagojiden ibaret bir iddiadır! Zira bugünkü anlamda “kadın hakları” zaten daha dünkü iş: Bu topraklarda kadın, hem kadınlık hem de annelik kimliğiyle baş tacı edilirken, tekmil Avrupa’da aşağılanıyor, sözün tam mânâsıyla “köle” muamelesi görüyordu.

Harem’deki cariyeler bile Avrupa’nın “özgür kadın”larından daha “özgür”dü. Osmanlı sarayında en yüksek tahsisatı valide sultanın alması, Kösem Sultan, Hürrem Sultan, Safiye Sultan gibi kadınların erkekler dünyasında öne çıkabilmesi bunun sonucudur.
Hatta meşhur tarihçimiz Âşıkpaşazade, Osmanlı Devleti’ni kuranların Anadolu’ya gelişlerinde önemli bir misyon üstlenmiş “Bacıyan-ı Rûm” isimli bir kadın örgütlenmesinden bahseder.

Binlerce kadın vakfı ise, kadının sosyal hayatta da etkin olduğunu gösterir.
Osmanlı’da kadın, sadece “anne” kimliğini taşımakla yetinmemiş, yanı sıra, geleceği belirleme konusunda da son derece etkin görevler ve sorumluluklar üstlenmiş, derin saygı görmüştür…

Zaten Bursa yolunda önderini kaybeden Kayı Aşireti bir kadın önderin (Hayme Ana) peşinde Söğüt-Domaniç aralığına yerleşmiş, Osmanlı Devleti’ni doğurmak üzere, Anadolu’yu bir kadın önder mayalamıştır.
İnsanın başlangıcında nasıl Hz. Havva varsa, İslâm’ın başlangıcında nasıl Hz. Hatice varsa, Osmanlı’nın Anadolu’ya girmesi (Bacıyan-ı Rûm) ve yerleşik düzene geçmesinde de bir kadın vardır…

Bu yapı son zamanlara kadar korunmuştur. O kadar ki, Çanakkale’de ve Kurtuluş Mücadelesi’nde kadınlarımızın yaptığı fedakârlıklar, eski dönemden gelen tarihsel işlevin bir uzantısıdır…

Bunun ilham kaynağı da kuşkusuz Kur’an’dır…
Düşünün ki, Kur’an’da erkeklere tahsisli özel bir sure yokken, kadınlara “Nisa” ve “Meryem” olmak üzere iki sure tahsis edilmiştir.
Efendimizin Veda Hutbesi’ne bakın: 13-14 paragraftan ibaret olan son hutbesinin on iki paragrafı tüm dünya ve ahret işlerine ayrılırken, kadınlara ve kadın haklarına özel iki paragraf ayrılmıştır.

Peygamberimizden (sav) sonraki ilk Müslüman da yine bir kadındır: Hz. Hatice…
Bu muhteşem kadın, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü bir dönemde, iş kadını olarak kendini kabul ettirebilmiş, sevdalandığı insana (Efendimize) evlenme teklif edebilecek kadar da cesur ve mert davranabilmiştir.

Peygamber-i Âlişan, peygamberlik müjdesini alır almaz akrabalarından herhangi bir erkeğe değil, sadece Hz. Hatice’ye sırrını açmıştır…

Onunla bütünlenerek güçlenmiş, moral bulmuş, onun desteği ile peygamberliğini açıklamıştır.

Böyle bir inanca mensup, hatta “hilafet” sıfatıyla bu inancın önderliğini yapmakla yükümlü padişahın kadını “hak” ve “hukuk”tan mahrum etmesi mümkün müdür?
Allah aşkına, Cumhuriyet döneminde verildiği varsayılan “kadın hakları”nın kadını sokağa, podyuma, ekrana sürüklediğini, “zevk aracı” olarak görüldüğünü, aşağılandığını, dövüldüğünü, hatta öldürüldüğünü, bugünkü anlamda “kadın hakları”nın kadını perişan ettiğini hâlâ görmeyecek misiniz?