Bu büyük halifenin, aynı meyanda bir hizmeti de, değişik lehçelerde yazılmış, hatta bazıları eksik de olabilen şahsi(özel) Kur’an nüshalarının imha edilmesini(yakılmasını) emretmesiydi. İbnü’l-Cezeri, (v.833/1429), şahsi Kur’an’lar hakkında şu tesbiti yapıyor:

Genişlemiş İslam devletinin önemli merkezlerine dağılan Sahabe, kendi bildiği kıraati halka öğretiyordu. Bunun neticesinde şehirler arasında kıraat farklılıkları ortaya çıkmıştı. Çünkü Hz.Ebubekir döneminde yazılan ‘İmam Mushaf’ yedi harf (lehçe) gözönünde bulundurularak, bazı kelimeler, lehçelere göre farklı telaffuzları gösterecek şekilde yazılmıştı. İmlası aynı olsa da telaffuzları farklı olabiliyordu.

Yeni müslüman olmuş Arap olmayan halklar, diğer lehçeleri bilmediği için öğrendikleri kıraatin tek doğru olduğuna inanıyorlardı. Bu sebepten münakaşalar çıkıyor, birbirine ‘kâfir ‘diyecek kadar ileri gidenler oluyordu. Ebu Kılabe’nin rivayetine göre, sonu tekfir etmeye varan bir münakaşaya Hz. Osman da şahid olmuş, onlara; ‘Siz, benim yanımda bile ihtilaf ediyorsunuz. Daha uzak yerlerde bulunanlar elbette daha fazla ihtilafa düşerler’ deyip Mushaf’ı çoğaltmak gereğine kanaat getirmişti.

Bardağı taşıran son damla, Buhari’nin rivayetine göre şu hadise idi: Hicri 25 senesinde vuku bulan Ermenistan Gazasında, Suriye ve Irak askerleri birlikte savaşmışlardı. İki bölgenin askerleri, kıraat hususunda ihtilaf ederek birbirlerini tekfir edenler dahi oldu. Ordu komutanı Huzeyfe İbnü’l-Yeman, bu duruma çok üzüldü ve Medine’ye döner dönmez, daha evine gitmeden Hz.Osman’a varıp; “Ne olur, mahvolmadan önce şu ümmetin imdadına yetiş!…” diyerek meseleyi anlattı ve yahudi ve hıristiyanlar gibi Kitapta ihtilaf edilmesinden endişe ettiğini arzetti.

Bunun üzerine Hz.Osman, Muhacirun ve Ensarla istişare ederek Hz.Hafsa’daki Mushaf’ın tek bir lehçe üzerine çoğaltılmasına ve önemli merkezlere gönderilmesine karar verildi ve huzurundaki seçkin heyete; “Ben, halkı bir tek(tek lehçe üzerine yazılmış) Mushaf’ta toplayacağım. Böylece ihtilafların önünü almak istiyorum” demiştir(el-Mukni, s.119-120; el-Bürhan, I.235; Tarih-i Kur’an; s.12 ).

Hz.Osman(r.a.), bu Kur’an hizmetinde Allah’ın lütfuyla kesin başarıya ulaşmıştır.

Bu büyük halifenin, aynı meyanda bir hizmeti de, değişik lehçelerde yazılmış, hatta bazıları eksik de olabilen şahsi(özel) Kur’an nüshalarının imha edilmesini(yakılmasını) emretmesiydi. İbnü’l-Cezeri, (v.833/1429), şahsi Kur’an’lar hakkında şu tesbiti yapıyor:

“Bazan izah maksadıyla, metin arasına kıraatler hakkında açıklamalar koyarlardı. Çünkü onlar, Hz.Peygamber(s.a.v.)’den öğrendikleri Kur’an’ı iyice biliyorlardı.”

Bazen de metnin devamına tefsir mahiyetinde notlar yazıyorlardı. Mesela İbnu Mesud, kendi Kur’an’ına, Bakara Sûresi 198. ayetin(Rabbimizin lutuf ve kereminden nasibinizi aramanızda size bir günah yoktur ) hemen devamına; “fî mevâsimi’l-hacci: hac mevsiminde” diye yazmıştı. İşte bütün bunlar, resmi bir Kur’an’ın ortaya çıkmasını ve diğerlerinin imha edilmesini zaruri kılıyordu.

Böylece Hz.Osman, ileride doğabilecek büyük fitnelerden ümmetin korunmasında çok büyük bir hizmeti başarmıştı.

“Fakat Hz.Osman’ın emrine rağmen, öyle anlaşılıyor ki, şahsi mushaflar, geniş İslam dünyasına yayıldığından büsbütün ortadan kalkmadı. H.3. ve 4. asırda Kur’an Tarihine dair eser yazanlar; İbn Mesud, Ubey gibi zevatın mushaflarını gördüklerini bildirirler. Bu da iyi olmuştur. Kaybolsalardı, muarızlar tarafından, aralarında fazla bir fark olduğu iddia edilebilirdi” (Prof.Dr. S. Yıldırım, a.g.e., s. 69-70).

Böylece J.Gılchrıst’ın mezkur kitabındaki; “Hafsa’nınkinin dışında kalan diğer bütün nüshaların yakılışı(Gerekli istinsah yapıldıktan sonra Hafsa’nın nüshası da yakılmıştır. O da resmi bir mushaftı ama, sûrelerin sıralanması konusunda üzerinde çalışılmamıştı ve yazısı da o kadar mükemmel değildi. Bunun için onun da yakılması gerekmişti. Bütün gayret, Allah’ın kitabı hususunda hiçbir ihtilafa meydan vermemek içindi) bunların aralarındaki farklılık gösteren tüm delilleri ortadan kaldırmıştır. Bizce bu nüshaların böyle bir müdahaleye maruz kalarak yakılmaları, bu farklılıkların çok ciddi ve aşırı olduklarına ışık tutmaktadır”(Bkz: a.g.e., s.27) şeklindeki aşırı ve maksatlı iddiası da suya düşmektedir.