“Kıyametin koptuğunu görseniz de elinizdeki fidanı dikin.” (Hadis-i Şerif) Yıllar önce bir Cuma hutbesinde “Orman Haftası münasebetiyle” tanıştım bu hadisle. Sonraki yıllarda hep bu münasebetsiz münasebetle anıldığını gördüm bu sözün. Sözü, ağaç dikmeye teşvik etmek için avaz avaz seslendirenler, belli ki şu soruları sormamışlardı kendilerine: “Kıyamet kopuyorsa, niye fidan dikeyim ki? Meyve veremeyecek ağaca niye zahmet edeyim ki? Meyve veremeyeceği besbelli iken, verse bile kimsenin yiyemeyeceği açıkken, üstüne üstlük bir de kıyamet kopuyorken, önceliğim neden ağaçlandırma olsun ki?”

Bu hadisin -ve daha nicelerinin- gördüğü bu muamele, Allah Rasûlü (sav)’nün bakışındaki yüksek ufuktan habersizliğin işaretidir. Bu sözü bildiğimiz “fidan”a kilitlemek, nebevî uyarının derinliğine bigâneliğin talihsiz örneğidir. Hadisin kastında velev ki “ağaçlandırma” olsa bile, kasıt elbette ki ağaçlandırmadan ibaret değildir. Söz “Orman Haftası” magazinin sepetinde atılıp tüketilecek kadar pragmatik ve ucuz değildir.

Dünyaya ahiretten bakışın anahtarı saklıdır bu sözde. Çünkü mümin; ahirete inanmakla kalmaz; ahireti, bugünkü gerçeği bilerek yaşar dünyasını.

Dünyaya ahiretten bakışın anahtarı saklıdır bu sözde. Çünkü mümin; ahirete inanmakla kalmaz; ahireti, bugünkü gerçeği bilerek yaşar dünyasını. Mümin sonsuzluğun gelmesini bekliyor değildir; sonunun sonsuzluk olduğu bilinciyle katılır “şimdi”ye. Sonsuzluk bilinciyle renk katar “bugün”e. Ahireti “şimdi”nin zevki eyler. Derin alır nefesini. Sonsuza açar ân’ın kanatlarını.

İşte bu yüzden, bir mümin eylemlerinin kıymetini dünyadaki sonuçlara göre değerlendirmez. Meyveyi dünyada toplamaya kalkmaz. Sonuçsuz işleri boş görmez; o sonuca giden yolda yürüme inceliğini sonucun kendisi bilir. Sebeplerle meşguliyetini sonucu elde edip etmemeye göre ayarlamaz. “Bak, Allah’ım, kabul edeceksen dua edeyim; etmeyeceksen boşuna yorma beni!” diyen faydacı anlayışa teslim olmaz. Eyleminin dünyadaki sonucunu değil sadece; ahiretteki izdüşümünü “meyve” bilir. Çabasının kalitesini başarıya endekslemez, çabalayarak Allah’ın rahmet kapısını çaldığını bilerek, çabanın kendisini başarı bilir. Duasını kabul edilip edilmediğine göre tartmaz, dua ediyor olmayı “en güzel kabul” bilir.

Hadisteki “kıyamet kopsa da” ifadesine dikkat: Kıyametin kopmadığı bir an var mı ki? Her an kopmakta kıyamet. Dağlar yürümekte değil mi zamanla? Nefesler azalmakta değil mi her an? Çatılar çöküyor değil mi gün be gün? Daralıyor değil mi vakit? Öyleyse, “fidan dikme”yi “kıyametin koptuğu” özel bir ân’a bağlamak gerekmiyor. Eldeki fidanı hak ettiği toprağa kavuşturmak” her ânın işi.

“…elinizdeki fidanı dikin” derken, dünyayı “ahiretin tarlası” olarak önümüze koyuyor nebevî bakış. Dünya karşısındaki sorumluluğumuzu hatırlatıyor. Demek istiyor ki, müminin “dünyadan nasibi ahirettir.” (Bak. Kasas, 77) Sonlu olandan sonsuzluk çıkarmak için buradadır mümin. Fani dünyadan ebedî hayat umar. “Allah’tan ve ahiret gününden ümitli olan için güzel bir örnek” olarak koyuyor kendisini. Tarlasından ümidi olan bir çiftçinin nezaketiyle davranmamızı ister elimizdeki fidana ve ayağımızın altındaki toprağa. Tarlasından hasat uman bir çiftçi, estetik değeri yüksek bir davranış üretir. Allah’tan ve ahiret gününden ümitli olmayanların işi değildir “hasene”; güzelliğe özne olamaz onlar. “Güzel bir örnek” (üsve-i hasene) olarak var olamazlar. Oysa kıyamet kopsa da ümitli olan, sonu gelse de sonsuzluktan emin olan mümin kırılıp dökülebileceklere kalıcı muamelesi yapar. Tükenip toz olacak, yitip gidecek, eskiyip eksilecek ne varsa, her birini sonsuzlaştıracak bir kavrayışla kavrar; öylece özen gösterir “tarla”ya. Dünya tarlasından sonsuzluk uman mümin, tarlada nezaketle var olur, yeryüzünde güzel işler eyler.

Bu yüzden olsa gerek “dünyadan nasibini unutma” diye hatırlatan ayetin bir sonraki cümlesi güzelliğe çağırır. “Allah sana nasıl güzellik yaptıysa, sen de güzellik yap!” (Kasas, 77) Allah sana nasıl sonluda sonsuzluğun güzelliğini vaad ettiyse, sen de sonsuzluk vaadini görerek güzel davran geçicilere, nezaketle var ol fani âlemde.

Fidan dikme eyleminin biricik meyvesi fidanın dallanıp budaklanmasıyla alınacak meyve değildir. Elinde taşı ne olursa olsun gediğine koyma çabası başlı başına meyvedir, sonuçtur.

Elindekini gidici sananın, elindekine hoyrat davranması anlaşılır bir şeydir. Zaten kırılacak ve dağılacak eşyaya kabalık etmek, hoş görülebilir belki. Ancak mümin, kıyametin koptuğu son sahnede olsa bile, “nasılsa her şey bitti!” hoyratlığı ile davranmaz elindekine. Çünkü elindeki fidanı toprağa koyma çabası, başlı başına sonsuzluğu meyve verir; sonsuzca var olacak güzel bir eylemdir; “ihsan”dır. Fidan dikme eyleminin biricik meyvesi fidanın dallanıp budaklanmasıyla alınacak meyve değildir. Elinde taşı ne olursa olsun gediğine koyma çabası başlı başına meyvedir, sonuçtur. Menzile varmak değildir asıl maksat, menzile giden yolda menzilin hak ettiği incelikle yürümektir. Sonuç almak değildir amaç, sonuca giden basamakları incitmeyecek nezaketle yürümektir. Menzile doğru düzgün yürümeyenler, nasıl olur da doğru menzilde düzgünce kalmayı hak edebilirler!

Sözün özü: “Kıyametin koptuğunu görsen de elindeki fidanı toprağına kavuştur.” Yani, kıyameti ciddiye alma; kıyamette bile devrilmeyecek bir “kıyam”la dur gelip geçici yeryüzünün üstünde. Dünyanın sonlu oluşuna ayar etme nezaketini. Geçicilik üzerine bina etme ahlâkını. “Bir kere geldik, bir daha gelmeyeceğiz nasılsa…” fırsatçılığıyla, fırlatıp atma, itip kakma elinin altındakini.   Sonlu her şeye dokunuşun sonsuz bir dokunuş tohumu barındırır içinde. Fani her yüze bakışın ebedî bir bakış hasadı saklar göz bebeğinde.

Şimdi burada sonsuzca ve güzelce bir varoluşun fidanını dikiyorsun dünya toprağına. Görmüyor musun; kıyamet kopmakta.

Senai Demirci