Efendim (s.a.v)

Küçüktüm ama kaç yaşındaydım hatırlamıyorum. Sanırım bir camiide vaazda dinlemiştim. Hoca,  “Peygamberimiz’i annemizden, babamızdan, eşimizden, çocuğumuzdan hatta kendimizden daha çok sevmeliyiz, gerçek müslüman böyle olmalı”mealinde sözler söylemişti.

“Nasıl olur?” dediğimi hatırlıyorum. “İnsan nasıl olur da annesinden, babasından, eşinden, çocuklarından, hatta kendi nefsinden fazla sevebilir?”

Aradan yıllar geçti. İyi kötü dinimi öğrendim. Okul, iş, derken hayatın heyulasına daldım. Zaten yolundaydı da, herşeyi daha bir yoluna koyduktan sonra günün birinde kapı çaldı.

Gelen “fikrin sancısı”ydı.

“İnsan nedir?”, “Varlık nedir?” sorusu kabus gibi üstüme çöktü. İnandığım herşeyi tek tek sıkı bir sorgudan geçirmeye başladım. Bu şüphe ve sorgu dayanılmaz hal alıyor, aklımın ellerine çaresizce savruluyordum. İlk zamanlar en çok “Ne olurdu Allah’ım ben de Pascal’ın kömürcü imanına sahip olsaydım” diye dua ettiğimi hatırlıyorum.

Gerçekten isterdim fidezimin o huzur dolu okyunusuna dalmak, hiç uyanmamak ve o huşû ile ömrümü tamamlamak. Ama geçen geçmişti, ben aklımın ellerinde düşmüştüm artık.

Hep okuyan, sorgulayan bir insandım ama bu başkaydı.

İslam dairesinin sınırlarında gezinmeye başladım. Yaratıcının varlığından, nübüvvete kadar altüst etmediğim hiçbir akîdem kalmadı. Septik bir deli gibiydim, nihilizm uçurumunun kıyılarında geziniyordum. Elime geçirdiğim herşeyi okuyordum, İslam felsefesi metinleri, Budizm ve Hristiyanlığa dair metinler, Talmud, diğer felsefî ekollerin kitapları, isbat-ı vacip delilleri, teizmin ve ateizmin derin argümanları. Darwinizm.. İdealizm ve materyalizm cephelerinin başlıca fikrî savaşçıları ve indeterminist laforizmalar. Eskatoloji, kötülük sorunu/teodise ve tabii ki İslam’ın başlıca kaynakları ile siyerler.

Çıkış sanıp tosladığım duvarlardan sonra varoluşa dair bu karmaşık labirentten çıkmanın tek yolunun “İslam” olduğunu kavramam iki yılımı aldı. İslam dairesinden hiç çıkmamakla birlikte akîdemin tüm unsurlarını aklımın ve kalbimin sıkı testinden geçirdim ve dairenin merkezine sıkıca yapıştım; elbetteki lütûfla..

Tüm bu süreçte beni en derinden etkileyen şey ise Efendimiz’in(s) yaşamı oldu; inceledikçe ahlâkına, şefkat ve merhametine, hoşgörüsüne, nezaket ve cömertliğine hayran olduğum bir yaşam.

Öyle bir hayat ki anlatmaya kelimeler yetmez.

Hz. Muhammed; kendi söküğünü diken, ayakkabısını tamir eden, hanımlarıyla et doğrayan, hamur yoğuran, onlarla oyun oynayan, evini süpüren, keçisini sağan, hizmetçilerine yardım eden, evinin duvarını tamir eden, küçük bir kız çocuğunun bile elinden tutup Medine’nin uzak köşesine götürebildiği, her söz söyleyene kulak kesildiği ve samimiyetle dinlediği için müşriklerin “kulak” adını taktığı, kendisine çocuk yaşlarında uzun yıllar hizmet eden Hz.Enes’in “Küçük yaşta yanına girdim ve tam on sene hizmetinde bulundum. Bana bir defa olsun sövmedi, beni bir defa olsun dövmedi. Yaptığım bir hatadan dolayı “niçin bunu yaptın?” veya ihmal ettiğim, yapmadığım bir işten dolayı “niçin bunu yapmadın” diye kızmadı, azarlamadı. Yüzüme karşı yüzünü somurtmadı” dediği bir peygamberdi.

Hz. Muhammed; risalet görevini aldığı ilk andan itibaren yıllarca birçok işkencelere, sıkıntılara, alay ve hakaretlere maruz kalmasına ve en nihayet ölümle tehdit edilmesine rağmen “Güneşi bir elime, ayı da diğer elime verseniz yine de davamdan vazgeçmem” diyen, amansız düşmanlarının, yanından geçerken yüzüne tükürmelerine, secdedeyken başına işkembe geçirmelerine, tokat atmalarına, evinin önüne ve geçeceği yollara geceleri diken ve taşlar koymalarına, çocuklara taşlatmalarına rağmen “Ya Rabbi, bilmiyorlar, onları affet ve hidayet ver” diyen bir peygamberdi.

Hz. Muhammed; kendisine yıllarca amansız düşmanlık yapmış, nice sıkıntılar çektirmiş, üç yıl boyunca korkunç bir tecrit uygulamış olan ve o anda da resmen savaş durumunda olduğu Mekkelilere; -müslüman olduktan sonra Mekke’ye tahıl vermediği için Mekke’de kıtlığa neden olan Kuzey Arabistan’dan bir sahabeye- bu boykotu kaldırtmış bir peygamberdi.

Hz. Muhammed; kalbinin katılığından şikayet eden birisine yetimlerin başını okşamayı tavsiye eden, çocuklarını öptüğü için çok şaşıran ve “Benim on çocuğum var, hiçbirisini öpmedim” diyen birisine “Allah kalbinden merhameti almışsa ben ne yapayım?” diyen, kızının katilini, amcasının katilini affeden, Uhud’daki bozgun sonrası, onca arkadaşının şehid olmasının yanısıra kendisinin de aldığı 70′e yakın kılıç darbesine, yanağının yarılmasına, dişinin kırılmasına rağmen “Ya Rabb onları bağışla, göremiyorlar” diyen, tüm bu sıkıntıları çektirmiş olan Mekke’lileri fetih sonrası affeden bir peygamberdi.

Hz. Muhammed; koyunların tüylerinden çekilmesini yasaklayan, develerin boyunlarına bağlanan bağları gevşettiren, ağlayan çocuk sesi duyduğu için namazı hızlı kıldıran, sokağa kaçan çocuğunu eve getirmek için “gel bak sana ne vereceğim” diye yalan söyleyerek kandırmaya çalışan anneyi böyle yapmaması için uyaran, karıncaya varıncaya kadar tüm canlılara şefkatle davranan, önünden geçen bir Yahudi cenazesini görünce ayağa kalkmasına şaşıran arkadaşlarına “O bir insan” diyen, kızını zorla evlendirmek isteyen babayı engelleyen bir peygamberdi.

Böyle bir hayat. İnsan fıtratının tüm güzel yönlerinin üzerinde cem olduğu bir Peygamber.

İşte beni düştüğüm çukurdan elimden tutup çıkaran O’ydu..

Getirdiği; tevhid, ahlâk, adalet..  Ve -çoğu kez- İslam’a inanmayanların bile hayran olduğu mükemmel bir teoloji.

Risaleti 23 yıl sürdü. Bunun yarısından fazlasını Mekke’de binbir sıkıntı içinde tebliğ ile geçirdi. Yaklaşık 10 yıllık Medine devrinde ise hemen tamamı savunma amaçlı ve stratejik olan çeşitli gazveler yaptı. 23 yılık risalet görevinde toplam 50-60 gün süren bu savaşlarda da her iki tarafın kaybı -toplam- 300′lü rakamlardaydı. (Kendi tuttukları hakemin kararı ile muamele gören Beni Kurayza’lılar hariç.)

Bugünlerde O’nun getirdiği İslam’a “kılıç dini” diyorlar.  Bu mu kılıç?

Ve bu küçük bilançoyla Peygamberimiz, ardında yaklaşık iki milyon kilometrekarelik devasa bir alana yayılmış, veda hutbesinde ikiyüzbin kişilik bir topluluğa hitap edecek kadar genişlemiş bir mü’minler topluluğu bıraktı. Bu genişliğe ve imkanlara rağmen vefat ettiğinde arkasında iki gümüşlük nakiti vardı. Bu sırada zırhı 90 kg arpa karşılığı bir Yahudi’nin elinde rehindi.

Arapları tarihlerinde ilk defa birleştirdi. Adeta infilak hızıyla, tevhid öğretisi arap yarımadasından dünyanın dört bir yanına dağılmaya başladı. 100 yıl içinde tarihte eşi-benzeri görülmemiş bir medeniyet hamlesinin temelleri atıldı. Amerikan PBS televizyonunun çektiği “Islam: Empire of Faith” (İslam: İnanç İmparatorluğu) adlı belgeselde “İslam, insanlık tarihinin en büyük başarılarından biri” “Onlar Rönesans’ın tohumlarını Leonardo Da Vinci’nin doğumundan 600 yıl önce ekenlerdi” “Hastaları iyileştirmeyi, hesap için kullanmak üzere numaraları biz onlardan öğrendik” “Dünyadaki tüm kültürler İslam tarafından şekillendirildi” vb. spotlarla sunulan, dünya tarihini kökünden değiştiren bir medeniyet O’nunla ve getirdiği İlahi Vahy ile doğdu.

Bunların ötesinde; bugün bu çamura bulanmış dünyadaki haksızlıklara, zulme, adaletsizliklere, işkenceye, sömürüye, katliamlara yani “kötülüğe” karşın hala çıldırmadan yaşayabiliyor ve elimizden geldiğince mücadele edebiliyorsak, onun aracılık ettiği Vahy-i İlahînin, “mutlak adalet” için verdiği “söz” nedeniyledir.

Bu “söz” vicdanlı insanların varoluş labirentinden tek çıkış noktasıdır. Aksi “ya inanacaksın ya intihar edeceksin” diyen merhum Meriç’in sözündeki anlama benzer çıkmaz bir sokaktır.

Bugün hala insana dair, ahlâka dair, iyiliğe, güzelliğe dair, yaşama dair içimizde bir ümidimiz varsa O’nun getirdiği mesajın gücüne, birleştiriciliğine, evrenselliğine ve ilham alınacak cazibesine olan inancımız sayesindedir.

Bugünler O’nun dünyaya teşrif ettiği günler.

Onca çektiğim sancıdan sonra çok küçükken dinlediğim o vaizin söylediklerini daha iyi anladığımı hissediyorum. İnsanlığın her zamankinden daha fazla O’na ihtiyacı var. Ancak O’nun getirdiği mesajın, -en başta müslümanlar tarafından- özümsenmesi bu dünyayı çılgınca gittiği uçurumdan kurtarabilir.

Veladet geceniz mübarek olsun.

Allahümme salli ala Muhammed..