İmamul – Haremeyn (Eşşâmil) adlı eserinde der ki: «Şunu iyi bilin ki: Bir çok filozof şu Kaderiye mensuplarının ekserisi ve zenadıkanm tümü şeytanları ve Çin’i inkâr etmişlerdir. Şu halde Dinle alâkası olmayan ve şeriatı hiçe sayanların bunu inkâr edişlerinde şaşılacak bir şey yoktur!

Bizi hayrete düşüren şey; Kur’ân nasları, haberlerin tevatürü, gözleri kamaştıracak, inançlarımızı artıracak bir şekilde ortada olduğu hâlde Kaderiyenin bunu inkâra kalkışmasıdır…» Adı geçen İmam, bu fikrini beyan ettikten sonra, gerek Kitab ve gerek Sünnetten bir çok delil serd etmiştir.

Ebu Kasım El – Ensarî, (El – İrşad) ’m şerhinde der

ki :

«Mutezilenin kısm-ı küllisi Cinleri inkâr etmişlerdir. Bunların inkârlarını, Cinlere önem vermeyişlerin- den anlamış bulunuyoruz. Halbuki onları isbat etme bâbinda akli imkânsızlık yoktur. Kitab nasları ve Sünnet onların var olduklarım haykırmıştır. Ve bunu isbat etmiştir. Öyleyse Dine sımsıkı sarılan akıllı kişi, aklın cevazına, şeriatın sübûtüne kâil olduğu bir şeyi inkâr etmemesi lâzımdır.»

El – Kadı  Ebu Beki El – Bakillânî’nin fikri :

«Kaderiyenin çoğu, eskiden Cinlerin varlığını kabul ediyorlardı. Şimdi ise inkâra kalkışıyorlar. Onların bâzı- ları Cinleri kabul ediyorlar ve şöyle diyorlar: Cinler görünmez. Çünkü cisimleri gayet incedir ve şua onlara nüfuz etmektedir. Kimisi de divor .ki: Görünmezler. Çünkü onların renkleri yoktur.»

Yine Imamül – Haremeyn’e dönüyoruz: Diyor ki: «Sahabe ve Tabiin, kendi zamanlarında şeytan ve cinlerin varlıklarını kabul ettikten, onların şerrinden Allah’a sığındıkları sabit olduktan sonra, bizim ayn ayrı âyet ve hadîsle bunlan isbata kalkışmamız tekellüf olur.

Gerçekten Dinine bağlı olan kişi, Sehabe ve tabiinin ittifakına karşı gelmez…» Fikrini böylece beyan ettikten sonra bir çok hadîs serd edip şöyle demiştir:

Bizim bu delillerimizi kabul etmeyenler, dinde suçlanırlar…

Bu durumları, aklî esaslar ve mantıkî kaideler yönünden her ne kadar kendilerine bir leke getirmezse de, (yukarıda beyan ettiğimiz gibi dinen suçlu olmalarına bariz bir işarettir..)

Onların inkâr yoluna sapmaları, Cin ve Şeytanları gözle göremedikleri, elle tutamadıkları içindir.. «Şayet onlar, mevcut olsalardı, kendilerini bize gösterirlerdi..» diyorlar..

Garip yaratıkların içyüzünü bilmeyenlerin kârıdır bu! Onların bu olumsuz tutumu, insanların koruyucusu olan Allah meleklerini inkâra Üahi sürüklevebüir…

Mezhebi ve düşünce tarzları bu olan kimselerin inançları artık belli olmuştur..

Gerek âyet ve gerekse hadîslerden, İmam el – Haremeyn’in burada serd ettiği delilleri yazmamam, ileride bahsi geleceğindendir.

Hemedanlı  Kadı Abdül – Cebbar bin Ahmed der ki:

Cinlerin varlığım isbat eden deliller naklidir; aklî değildir.

Çünkü gözle görülmeyen cisimlerin var olduklarım akıl isbat edemez.

Bir şeyin başka bir şey’e delâlet edebilmesi için, o şey üe,— fiilin faili ile olan münasebeti gibi — bir münasebet bulunması gerekir.

Bir işin meydana gelmesi, nasıl ki o işin failine ve

o failin güçlü, bilgili, görücü ve duyucu olmasına delâlet ediyorsa, bunun da öyle olması lâzım gelmektedir..

Sonra Çin’in zoraki bilinmesi de icab etmez! Görmüyor musun; aklı başında olan filozoflar bile bu bâb- ta görüş ayrılığına düşmüşlerdir :

Bir kısmı,  Çin’in varlığına kâil olurken; diğer bir kısmı da inkâr yolunu seçmiştir… Oysa onların hemen hepisi aklı başında kimselerdir.

Şu halde Çin’in varlığı zoraki bilinmesi lâzım gelen hususlardan olsaydı ihtilâfa düşmezlerdi… Hattâ varlığında en ufak bir şüpheye bile kapılmazlardı.

Hiç bir filozof ve aklı başında olan kimsenin, yerin altında, göğün de üstünde bulunduğunu inkâr ettiği görülmüş müdür? Hayır! Çünkü bunlar bilbedâha bilinen hususlardandır.. Onun için onlar bunda anlaşmazlığa düşmemişlerdir.

Hiç kimse onları bu hususta şüpheye düşürebilir mi, veyahut başka bir tâbirle hiçbir bilgin onlan bu bâbta yanıltabilir mi? Demek ki Çin’in varlığı bizzara- re sabit değildir! Aklı  başında olanların onun varlığında görüş ayrılığına düşmeleri, Çin’in bizzarure var olduğunun bilinmesine imkân tanımamaktadır. Tabiî bu onun fikridir. Halbuki onların varlıklarına delâlet eden

o kadar çok âyet ve hadîs vardır ki, bir bir anlatmak için yerimiz kâfi gelmemektedir. Peygamberimizin, onların var olduklarına inanması bile bizim inanmamız için kâfi bir delil ve susturucu bir sebeb olur.

Onların mevcudiyetine dair, ondan nakl edilen deliller o kadar çoktur ki nakl etmekle bitmez.

Şeyh Ebulâbbas ibni Teymiye der ki :

«Müslümanlardan hiçbir taife, Çin’in varlığını inkâr etmemiştir. Kâfirlerin çoğunluğu bile bu kanaatta- dır. Ehl-i kitab olan Yahudi ve Nasraniler de tıpkı Müs- lümanlar gibi, Çin’in varlığını kabul etmektedirler :

Cehmiye ve Mutezile gibi Çin’in varlığını inkâr eden zümreler bulunduğu gibi, kâfirler arasında da böyle inkarcılar bulunabilir. İstisnalar kaideyi bozmaz. Çünkü çoğunluk böyle bir âlemin var olduğu kanaatm- dadır. Zira Çin’in varlığına dair, peygamberler tarafından verilen haberler tevatür halini almıştır. İster istemez onların varlıkları bilinmiştir.. Onların diri ve akıllı, irade sahibi, emir ve yasak dinleyen birer varlık oldukları, insanlara arız olan bâzı âraz ve sıfatlardan olmadıkları bilbedâhe bilinmiştir.

Mademki bütün peygamberler tarafından bu haber verilmiştir ve bu tevatüren sabit ve zahir olmuştur, öyleyse hiç kimse bunu inkâr edemez!

Avam ve havas bunu bilir ve iman eder.

Demek ki, bütün Müslümanlar buna inanmaktadır. Çin’in varlığını kabul etmektedir.

Ehl-i kitabdan olan kâfirlerin çoğunluğu da buna evet demektedir.

Arap müşrikleri, Sam ve Hind neslinden olanların hemen hepsi, Ham’m evlâdı, Ken’an ve Yunanlıların çoğunluğu, diğerlerinden evlâd-ı Yafes ve bütün taifeler de Çin’in varlığını kabul etmektedirler. Hattâ bunlar, Cinlerin yardımı ile elde ettikleri tılsım ve diğer büyücülük gibi şeylere dahi inanmaktadırlar. Bunlar ister İslâmca meşru olsun, ister şirk olsun, Müslüman olmayanlar bu gibi şeyleri kabul etmektedirler.

Müşrikler bir nevi Cinlere ibâdeti andıran tılsımlar ve afsunlar yaparlar, böylece Cinlere azamî derece- de saygPgösterüTer. İslamca şirk savılan~ve ¡irap n~. mayan anlaşılma?, hin-çok_S£yler yaparlar ki İslâm alimleri bunu mensuplarına yasaklamıştır. Çünkü anlaşılmaz kelimelerle okunduğu ve yapıldığı için şirk zan edilebilir. Okuyan kişi onun şirk olduğunu bilmese dahi madem ki böyle bir zan ve ihtimal vardır, İslâm bunu mensuplarına yasak etmiştir.. Sahihde, Peygamber (S.A.V.Vin şirk olmadıkça (hasta) ya okumaya müsaade ettiği varit olmuştur, şöyle buyurmuşlardır: «Kardeşine faydalı olmaya gücü yeten kimse, bunu yapsın..»

Arap ve diğer eski milletlerde bu gibi şeyler vardı.

O kadar çoktu ki anlatmakla bitirilemez. Müslüman alimlerden bazılarınca bunun hakkında mütevatir haberler vardır. Diğer alimler de bilirler bunu. Lâkin Müslüman bilginleri hem Arab cahiliyetinden ve hem de diğer milletlerden haberdar olduğu için, bu husustaki bilgileri diğerlerinkinden fazladır..

Çin’in varlığını, filozof ve doktorlardan çok az kişiler (cahil olanlar) inkâr etmişlerdir. Cahil olmayan bilginlerine gelince; onlar, ya kabul etmişlerdir, yahut bu hususta onlardan bir söz hikâye edilmiştir..

Bukrat’tan nakl edilen haber şöyledir: O, bazı sular hakkında demiştir ki: «Bu su bâzı sar’a hastalıklarına iyi gelir.. Bundan tapmak ehlinin kasd ve tedavi ettiği hastalığı kasd etmiyorum, bundan doktorların tedavi ettiği sar’ayı kasd ediyorum.. Ve yine demiştir ki: Tapmak ehlinin tıbbı karşısında bizim tıbbimiz, (doktorluğumuz) bizim tıbbımıza nazaran kocakarıların tıbbı mesabesindedir.

Şurası da bir gerçektir ki, bunu inkâr edenlerin, yok olduklarını isbat edecek bir delilleri yoktur, yaptığı şeylerden bunu isbat edecek elinde bir şey yoksa, demek bunu bilmiyordur. Tıpkı hastaya, fizikî yönden sıhhatli olup olmadığını anlamak için bakan ve muayene eden doktor gibi.. Bu doktor onun ruh haletini anlayamaz. Çünkü ruhçu değildir. Cinleri de anlayamaz. Çünkü bu bâbta da herhangi bir bilgiye sahip değildir.

Moral bakımından kendisine güvenen hastanın, ruhî yönden kendine tesiri tabiî  ki doktorun vereceği ilâçlardan daha büyüktür.. İşte cinlerin de —bugünkü tıbbın anlamadığı— bir çok tesirleri vardır, insan oğlunun bedeninde…

. Allahın Resûlü (S.A.V.) bir hadîsde şöyle buyururlar :

«Şeytan, insanoğlunun (bedeninde) kanın dolaştığı yerde dolaşıp durur..» ,

Bugünkü  tıp buna kalbden diğer yerlere dağılan ve insanı yaşatan hayvanî ruh ismini vermektedir.

jbni Dureyd der ki: «Cin, İnsanın aksidir.. (tersi- dir)» Gecenin karanlığı insanı örtüp gizlediğinde: (Cen- nehülleylü ve Ecennehü ve Cenne aleyhi) derler.. Senden gizlenen ve sana görünmeyen her şey için: (Cenne anke) tâbirini kullanırlar.

Cahiİiyet ehli, Meleklere de (gözle görünmedikleri için) Cin derlerdi.

Cin ve cinnet aynı mânâyadır. Ha. harfiyle (El-Hinl Çin’den bir nevi olduğunu iddia etmişlerdir.

Erraciz der ki: «Hin ve Cinden olan teyzelerim oynuyorlar.»

Ebu Ömer Ezzahid’in fikri: «Hin. Cin köpekleri ve aşağı tabakalarıdır.»

Ei-Cevherî:  «Elcan: Çin’in babasıdır. Cemi, cînan- dır. Hait’in cem’i hitan olduğu gibi.. El – Can’m beyaz bir yılan adı olduğu da söylenmiştir.

Es Süheylî, (En Netaiç) adlı eserinde Çin’in meleklere ve gözle görülmeyen diğer varlıklara da şamil olan bir isim olduğunu beyan ederek şöyle demiştir:

«Fazilfit, ve-şerefine, binaen bir çok yerlerde Cin İns’ten evvel zikredilmiştir. Çünkü Cin melekler ve gözle görülmeyen diğer varlıklara da ıtlak olunmaktadır. Allahü Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Onunla Cinler arasında bir ııeseb kıldılar.»

El A’şi şöyle demiştir: «Meleklerin Cinlerinden yedisini emrine amade kılmıştır.. Bunlar huzurunda ücretsiz çalışırlar.» Cenab-ı Hakkın : «Onlardan önce ne îns ve ne de Cin onlara (hurilere) dokunmamıştır.» «(Onun günâhından ne İns ve ne de Cin sorumlu tutulmaz.)» «Şüphesiz biz şunu biliriz ki, İns .ve Cin Allah hakkında asla yalan söylemezler» âyetlerindeki «Cin» lâfzı meleklere şamil olmamaktadır. Çünkü melekler ayıplardan beri oldukları gibi haklarında ne yalan ve ne de diğer günahlar düşünülemez. Ortada böyle bir karine mevcut olduğu için lâfız meleklere şamil olmamaktadır. Bu sebepledir ki, insanın Çin’e karşı olan üstünlüğü ve tebarından dolayı bu âyetlerde «İns» lâfzı ile başlanmıştır.

—’İbni Ukeyl’in fikri: «Gözlerle görülmediği için Çin’e, Cin denilmiştir. Karında bulunan Cenin kelimesi de bu nevidendir. Çünkü bu da gözle görülmemektedir. Harpte kullanılan koruyucu bir alete (Cünne) denilmesi savaşanı düşman saldırısına karşı gizleyip korumasından ileri gelmiştir. Meleklere bu ismin verilmesi onların şanını düşürmez. Çünkü müştak isimler, mütenakız olmaz. Görmüyor musun (El-Habie)ye bu isim (El-Ha- bii) kökünden geldiği için verilmiştir. Zira onun içinde bir şey saklanmaktadır. Sandık kelimesi düşünülecek olursa bu isim boşa çıkmaz.

Asî şeytanlar cinlerdendir. Ve İblis çocuklarıdır. «El – Merede» ise, şeytanların en azgınları ve İblis’in yardımcılarıdır. İblis’in emirlerini verine gpiirip riıır- madan insanları iğvaya çalışırlar.

El-Cevheri der ki: Cin, insan ve hayvanlardan her baş kaldıran şeytandır.

Cerîr’in fikri: «Ben uzaklaşınca, beni sevenler, hasetlerinden dolayı bana Şeytan diye çağırdıkları ah o günler!»

Araplar yılana da Şeytan demişlerdir. Şair der ki:

Cenab-ı  Hakkın:«Tel’uha keennehu ruvusü’ş – şeyâ- tin»  kavlinde, İmam Ferrâ üç vecih bulunduğunu ileri sürüyor:

  1. Çirkinlikte o ağacın başı, şeytanların başına benzemektedir. Çünkü o, çirkinlikle niteleniyor.
  2. Araplar, bâzı yılanlara bu ismi verirler.
  3. Şeytanın (Nun)u aslîdir.

Umeyye der ki: «Hangi çılgın baş kaldırmış ise onu yakalamıştır. Bukağılara bağlayıp onu hapse tıkamıştır.»

Bâzılanna göre bu harf zayıftır. Bunu (Fey’âl) vezninde kullanırsan münsarif olur. «Teşeytane» kökünden geldiğini kabul edersen, münsarif olmaz. Çünkü bu takdirde o, «Fa’lan» vezninde olur.

Ebul-Beka der ki: «Eşşeytan» (Şatana Yeştunu) kökünden «Fey’âl) veznindedir. Bu kelime, «Şatane» ve «Teşeytane» kökünden de gelmiş  olabilir. —•<

Kötülük yapmakta son derece azgın olan her varlığa bu isim verilmiştir.

Bâzılanna göre bu helâk olma mânâsında olan «Şate yeşitu» kökünden gelen «Fa’lân» veznindedir. Çünkü isyankâr isyanı  yüzünden helâk olmuştur.. Baş- kasım ziyadesiyle helake sürüklediği için de bu isim ona verilmiş olabilir.

El – Kadı  Ebu Ya’la bu hususta görüşünü şöyle açıklıyor: «Eşşeyatin» cinlerin asi ve kötü olanlarına ödenir.. Kötü varlık hakkında «mârid» kelimesi kullanılır.» Şeytan «Şeyatm» çoğulunun tekilidir. Cenab-ı Hak «Şeytanin Mârid» diyerek iki kelimeyi bir arada kullanmıştır.»

El – Cevheri: «Ondan uzaklaştı mânâsında «Şeta- na anhu», Onu uzaklaştırdı  anlamında da «Eştenahu» kullanılır.» demiştir..

İbnis – Sekît der ki: «Birinin isteğine karşı gelindiğinde bu kelime kullanılır. Ve derin bir kuyuya da «Bi’run Şatun» denilir.»

İbni Dureyd: «Dilcilerden bir kısım insanlar şöyle iddia etmişlerdir : («İblis» kelimesi, «İblâs» kökünden- dir. Allahın rahmetinden ümid kestiği için bu isim verilmiştir ona..) Adam me’yûs olduğu zaman hakkında «Ebleser – reculü iblâsen fehuve mublisun» derler.

Bu şunu göstermektedir: İblis’e bu isim, ancak Allahın ı^hmetinderr~Eard~~e5n5ikten sonra verilmiştir.

İbni Ebid – Dünyave diğerleri İbni Abbas~(RTA.) dan şöyle rivayet etmişlerdir: «İblisin asıl ismi, melâi- ke ile beraber olduğu zaman, Azazil idi. O, dört kanad- lı meleklerdendi. Sonra iblis olmuştur..»

Eb’ul-Musenna: «iblisin ismi Nâil idi. Allah ona gazab edince Şeytan ismini aldı. » demiştir.

İbni Abbas (R.A.) dan: «İblis Allah’a asi gelince, lanetlendi ve şeytan ismini aldı.»

Sufyan’dan: «Iblis’in künvesi Ebıı Kedns idi..»

Ebuİ – Baka şöyle demiştir: «iblis, Acemce bir isimdir. Ucme ve tarifinden ötürü münsarif olamamakta- dir. Ucmelik ve mârifelik illetinden ötürü münsarif olamamaktadır.»

Bâzılarına göre bu isim arapçadır. İblâs kökünden gelmedir. Mârifeliğinden dolayı münsarif olmamıştır. Çünkü isimlerde onun bir benzeri yoktur.

Bu fikir pek yerinde bir fikir değildir. Çünkü isimlerde onun benzeri vardır: «İhrit, İhfil ve İslit» isimleri gibi..

Ebu Ömer b. Abdil – Berre der ki: «Kelâm ve lisân ehline göre, Cin bir kaç  mertebede kullanılır: Sadece Cin olarak zikr ettiklerinde «Cinnî» denilir. Onun insanlarla beraber yasayanlardan biri olduğunu kasd ettiklerinde: «Âmir» dive adlandırırlar ki çoğulu «Um- mâr»dır. Çocuklara arız olanlardan addettiklerinde ise «Ervah» derler VıiTKnslüftii artınca «Şeytan», daha da azınca «Mârid». kendisiyle başa çıkılmayacak şekilde azınca «İfrit» adını alır. İfrit’in cem’i afarit olarak gelir.