Cihâd-ı Ekber

Cihâd-ı Ekber

Allah bu gayreti sarfedenleri mutlaka başarıya ulaştıracağını bildiriyor.

Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarf edenlere gelince (Bizim uğrumuzda cihâd edenleri) onları bize ulaşan yollara mutlaka eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir(Ankebut, 69)”.

Bu gayreti önce veya öncelikle kendi kendimize, kendi içimizde göstereceğiz ki buna cihâd-ı ekber (büyük cihâd) denir. Sonra da merkezden muhite doğru yöneleceğiz ki buna da cihâd-ı asgar (küçük cihad) denir.

Bu iki cihâd türü de en zayıfından en kuvvetlisine kadar tüm mü’minlerin ortak karakteridir.

Hakkın hâkimiyeti ile batılın mahkûmiyeti ve mahvı için topyekûn seferber olunması ancak hem teker teker hem de topluca Allah’ın boyasına boyanmakla olur (Bakara, 138).”

Yani İslâm fıtratı, İslâm ve Îmân temizliği ile olur. Bu sayede Allah’a kulluk görevi hakkıyla yerine getirilir ve ruhi, ahlâkî olgunluğa erişilir.

Müctehid kelimesi ile mücahid kelimesi aynı köktendir. Cehd ve gayreti ifade ederler. Şeriatta ve tarikatta müctehid olanlarla nefsi ve düşmanlarla savaşan mücahidler Allah katında pek muteberdirler. Çalışıp çabalayanın Allah’ın sevgilisi olduğunu Peygamberimiz (sav) haber vermektedir.

Her türlü çaba ve gayret, Allah’ın rızası gözetildiği sürece, muteber ve makbuldür. Bu sebeple de tüm enerjimizi faydalı ve güzel olanlara sarfetmeliyiz, zaralı ve çirkin olandan uzak durmalıyız. Zira bize iyiyi de kötüyü de yapma özelliği verilmiştir. Bizim tercihimiz ve faaliyetlerimiz iyi tarafta olmalıdır.

Bu konu şu âyetlerle kısa ve öz olarak şöyle ifade edilmiştir:

Yemin olsun…
Nefse ve onu (insanın özü olarak) şekillendirip düzenleyene. Ona kötü ve iyi olma kabiliyetlerini verene.
Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. Onu arzusu ile baş başa bırakan da ziyan etmiştir (Şems, 7-10)”.

İbadetler ve günahlar, büyük ve küçük olarak, hem Kur’ân’da hem hadis-i şeriflerde bizlere bildirilmiştir. Büyük ve küçük oluşlarına bakmadan ibâdetlere devam ve sebat, günahlardan kaçınma ve terk etme bizden istenmiştir.

Bu konuda şu beyit çok manidar bulunmuştur:

Az nimeti az sanma, kimden geliyor ona bak!
Az günahı az sanma, kime karşı ona bak!..

Nefsi terbiye ve tezkiyede emredilenleri yapmak ve yasaklananlardan kaçınmak esastır. Ama yasaklardan kaçınmaya daha çok dikkat çekilmiştir.

Zira “Def’i mefsedet, Celbi manafiden evladır.” (Kötülüğü yapmamak, İyiliği yapmaktan daha mühimdir) kaidesi meşhurdur.

Önce kötülüklerin kapısı kapatılmalı, sonra iyiliklerin yolu açılmalıdır. Nitekim kelime-i tevhidimiz bu minval(yol) üzeredir.

Önce hiçbir ilah yoktur deriz, sonra da ancak Allah vardır deriz. Bir başka ifade ile Önce zeminin ve temelin sağlamlığı sağlanacak, sonra da üzerine güzel bir şekilde bina inşa edilecektir.

Nefsin olumsuz yönü defedilmeden olumlu yönü elde edilemez. Nefsin ham ve çiğ hali olumsuzdur. Yetkin ve olgun hali ise pek tatlıdır. Bu iki zıt özelliği iyi teşhis ve tespit edilirse onunla mücadelemiz faydalı ve verimli olur. Tersi ise yıkımdır, helaktir.

Nefsin ilk üç mertebesi olumsuz, son dört mertebesi olumlu olmak üzere yedi mertebe olarak derecelendirilmiştir. En acı ve en tehlikelisi nefsi emmaredir. Levvame’de zararlı unsurlar azalmaya başlar. Mülhime’de ise daha azalır. Bu üçünden sonrasında ise zararlı unsurlar bulunmaz. Mutmainne olan nefis hitabı ilahiyeye mazharlık saadetine erişir. Radıye, Merdıyye ve Kamile ise artık olgunluk ve kemalin gittikçe yükselmelerini gösterir.

Görülüyor ki nefsi iyi tanımak çok önemlidir. Bu sebepledir ki nefsini bilen Rabbini bilir denilmiştir. Bunun tersi de vâkidir ve doğrudur. Yani Rabbini bilen nefsini bilir şeklinde de ifade edilmiştir.

Terbiye edilmemiş nefis bizi kendisine hizmet ettirir. Terbiye edilmiş nefis ise bize hizmet eder.

Hz. Ali bir muharebede düşmanını yere yatırır. Tam kılıcını vuracakken düşman yüzüne tükürür. Hz. Ali hemen kılıcını oracıkta tutuverir. Ve der ki;

Son ana kadar bu kılıcı Allah için sallıyordum, tükürük bana karşı yapılınca devreye nefsim girdi. Nefis için öldüremezdim.

İşte burada nefse hâkimiyet ve onu zapt-ı rapt altına almasını görüyoruz. Nefsanî olanı hemen bırakıyor, Rahmani olanına bakıyor. Asıl kahramanlık da bu oluyor. Onun içindir ki Hz. Ali’ye Allah’ın Aslanı denilmiştir. Eğer o nefsini yenmese de nefsi onu yenseydi bu sıfatı alabilir miydi?

Burada hemen Sevgili Peygamberimiz’in (sav) şu Hadis-i Şeriflerini hatırlatalım:

Mücahid, nefsiyle cihâd edendir.” (Tirmizi)

Akıllı kimse nefsini muhasebe eden ve ölümden sonrası için çalışandır. Aciz de nefsini hevasının peşine takan ve Allah’tan temennide bulunan kimsedir.” (Tirmizi)

Gerçek yiğit (pehlivan) güreşte güçlü olan değil gazaba geldiğinde nefsine hâkim olandır.” (Buhari, Müslim)

Büyüklerimiz tarafından nefis, şeytandan daha beter olarak kabul edilmiştir. “Allah’ım, bir an bile nefsimle baş başa bırakma” diye duâ etmişlerdir.

Peygamberimiz (sav)’de duâsında şöyle buyurmuşlardır:

Allah’ım! Nefislerimizin şerrinden sana sığınıyoruz.” (Darimi).

Hz. Adem ve Havva anamızın duâsında ise nefis deniliyor ama şeytan denilmiyor.

(Adem ile eşi) dediler ki: “Ey Rabbimiz! Biz kendimize (nefislerimize) zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz (Araf, 23)”.

Nefisle cihâdın ilk şartı nefse muhalefettir, hiçbir zaman onunla barışık olmamaktır. Kurtuluşa ermek için mutlaka onu alt etmek lazımdır. Bunun için de bir mürşidin nezaretinde ve komutasında nefis putunu kırmak gerekir. Bunu temin için şiddetli bir mücahede ve meşakkatli riyazat hayatı içinde olunmalıdır. Az yemek, az konuşmak ve az uyumak prensibine sıkı sıkıya bağlı kalmak lazımdır. Kalbim temiz demekle kalp temiz olmaz. Kalbin temiz olması için her türlü şirk ve isyandan uzaklaşmakla birlikte Allah’ın birliğine îmân edip dini emirleri ihlâsla ve usulünce yerine getirmek icap eder.

Bunu Mevlâ’mızın ilahi kuralı açıklıyor:

Doğrusu arınan (temizlenen) kurtuluşa ermiştir. (Bunu da ancak) Allah’ı zikredenler ve namaz kılanlar (başarabilir). Fakat içinde dünya sevgisi olanlar ise bunu asla başaramazlar.(Ala 14-16)”.