Eb’ul-Abbas İbn-i Teymiyye’den sordular: Büyük bir sihire uğramış bir hastayı  tedaviye çalışan kimse bunu başarıyor. Kâinatta az vukua gelen şeylerdendir bu; lâkin sihir belki yüz kereden fazla yapılmıştır. Sihir sebebiyle çarpılmış kimsenin ölmesi muhtemeldir, hatta bazen öldüğü de vakidir.

Kendine büyü  yapılmış kimsenin tedavisiyle meş- gûl olan kişi, olanca gücü  ile duaya iltica ve tevhid’e devam eder ve böylece cinlerin gadrine uğramış zavallı kimse, kendisini çarpanları görür, bâzen uyanık halinde, bâzen de uykudayken onların konuştuklarını duyar. Hattâ onların şöyle konuştuklarını da nakl eder: «Fa- lân adamın duası sayesinde bizden bir kaç kişi öldü, bir kaçı da hastalandı.»

Kahire’de dev cüsseli bir adam vardı. Emsaline az tesadüf edilirdi. Cinlerle görüşür, onların gerçek halle- rine vakıf olurdu. Cinlere karsı güçlü idi. Onu dinler- lerdi. Bir münasebetle, kendisinden, çarpılmış kişinin uyumasından, ona yapılan tedâvilerin tesirinden sor- duklarmda şöyle cevap verdi: «Altısı helâk oldu, cinlerden bir çoğu da hastalandı.» Buna benzer yüzden fazla müşahedeler vaki olmuştur.

Çarpılmış kimseyi müdafaa hususunda Allah onu, cin düşmanlarına karşı kahir kılmış ve her seferinde de onlari mağlûp etmiştir. Ondan sonradır ki, onlar ona boyun eğmişler, dediğini yapmışlardır.

Şimdi böyle durumlarda, hastalanmış arkadaşını devamlı surette müdafaa etmesi, caiz midir ki, müdafaa ettiği takdirde taife taife cinlerden ölenler oluyor?

Saldıran cinlerden bazılarının müslüman olması halinde, bu, caiz olur mu, olmaz mı? Hastanın ölmesine büe bile göz yumup bu işten el çekmesi caiz midir, değil midir? Cinlere karşı bu mücadele usulü meşru mudur? Hz. Peygamber’den (S.A.V.) bu hususta sadır olmuş bir sünnet var mıdır? Din bunun doğruluğuna kail olur mu, olmaz mı? Bu gerçekten mümkün müdür; yoksa filozofların iddia ettikleri gibi imkânsız mıdır? Çarpılmış kimsenin tedâvi edilmesi için, müneccimlerden yardım istemek caiz midir? Onlara büyü yaptırılabilir mi? Muska yazdırılabilir mi? Müneccimler bu ve- bâli yüklenebilir mi? Hasta sahihleri mutlaka hastanın iyileşmesine çalışıyor. Her çareye baş vurmak istiyorlar. Eğer bunda küfür varsa bu, tamamen dinini dünyalık karşısında satan kimseye ait olması gerekir. Bu, fasid’in misli ile mukabelesi babmdandır. Yoksa bu,

  • onları gayri meşrû yollara teşvik ettiği için — caiz değil midir?

Buna benzer daha bir çok sualler soruldu. İki sahi- feyi tutacak bir kapasitede cevab verdi. Lâkin ben sorulan bâzı suallerden sarf-ı nazer ettiğim gibi, verilen c’evabları da hülâsa etmeğe çalıştım. Çünkü verilen ce- vablar asıl verilen cevablardan bazıları, esas dışına çıkmış görülmekte idi.

Caizdir, hattâ  müstehabdır da. Mazlûmdan zulmü bertaraf etmek vacibdir.

Mümkün olduğu kadar zulme uğrayan kimseye yardım etmek lâzımdır. Hattâ  dinî bir vecibedir. Müslü- manlar bununla emr edilmişlerdir.

Şayet, hasta, dua ve zikirle, cinleri lanetlemek, nehy etmek gibi hususlarda iyileşirse mes’ele yok; mak- sud hasıl olmuştur. Yok, eğer iyileşmesi bâzı cinlerin hasta, edilip takatsiz bırakılması, veya öldürülmesini icab ettiriyorsa o zaman şifâ için okuyan değil, kendilerinin katilleri bizzat yine kendileridir. Çünkü okuyan kimse, onlara fenalık yapmayı kasd etmemiştir; sadece hastanın şifâyap olmasını dilemiştir. Bâzı üfürükçülerin yaptığı gibi cinlere saldırıp öldürememiştir, yahut onlara yine kendilerinden bazılarını saldırtıp öldürtme- miştir. Bu sebebledir ki, o üfürükçüler, cinlerden karşılık görürler. Bâzen kendisine saldırırlar, bâzen de çoluk çocuğa musallat olurlar. Hattâ hiç bir şey yapmazlarsa bile, hayvanlarına musallat olurlar.

Fakat Allah ve Resûlü’nün çizdiği adalet yolundan ayrılmadan bu işi başaranlara gelince; onlar hiç bir zaman zulm etmiş değillerdir; bilâkis mazlûmun yardımına koşmakda Allah ve Resûlü’nün emrine itaat etmişlerdir. Çünkü onlar muhtacın yardımına koşmuş, üzüntü ve ıstırabını bertaraf etmişlerdir. Yaptıkları iş de şer’e muvafık olmuştur. Çünkü o işte, hâlık’a şirk, mah- lûk’a zulüm gibi bir husus mevcud değildir.

Bu gibilere iki sebebten cinlerin zararlan dokunmaz:

  1. Onların âdil olduklarını bilirler,
  2. Onlara mukavemet göstermekten acizdirler.

Eger cin, İfritlerden olup da okuyan kimse zayıf olursa, o zaman o cin, ona zarar verebilir. Bu sebebledir ki, bu gibi büyük cinlere karşı Muavvizeteyn, SaiavâtT Şerîfe okuması ve fazlaca dua etmesi lâzımdır. Olanca gücü ile günâhlardan uzaklaşması, imanını takviye etmesi gerekir. Çiinkü. ister cinler olsun, ister, şeytanlar olsun, insanlara günâhların açtığı pencerelerden nüfuz ederler.

Öyleyse düşmanın kendisine saldırmak için vesiyle edineceği günâhlardan şiddetle kaçınmalıdır. İşte bu Allah yolunda en büyük savaş sayılır. Bütün bunlara rağmen yine de mağlûp etmek için takat getiremiyorsa, Allah kişiye takati dışında herhangi bir teklifde bulunmayacağına göre artık çekilebilir ve mesûl sayılmaz.

Cinlere karşı en büyük silâh. Âvetel-Kürsî’dir. Bir çok kimseler bunun tecrübesini yapmışlardır. Şeytanları def etmek babında onun tesiri son derece büyüktür.

Sağlam insana, çarpılmış kimseye musallat olan cinleri ancak o büyük âyet bertaraf eder. Hulâsa, gerek cinlerden olsun, gerek cinlerin teşvik ettiği zalim ve şehvetli kişilerden olsun, kişiye saldıran bu tipler ancak Âyetel-Kürsî ile bertaraf edilirler.

Saldıran miislüman örsün, veya kâfir olsun, mutlaka def edilmelidir. Her şeyden önce nefis müdafaası yapılması gerekir. Resûlüllah Sallallahu Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuşlardır: «Malı uğranda ölen kişi şehittir.»; «cam uğrunda, ırzı uğrunda, dini uğrunda» gibi sözleri de varid olmuştur.

Malı uğrunda, bir insanın saldırgana karşı savaşması ve onu öldürmesi caiz olursa, nasıl olur da aklı, bedeni, ırzı uğrunda bu caiz olmaz?

Şüphe yok ki şeytan onun aklını, bedenini ifsad ediyor. Onda çirkin işler icra ediyor. Bırak Şeytanı. Bu işi bir insan bir insana yapsa da ondan kurtulmak ancak onu öldürmekle mümkün olsa dahi, bu caiz olur. Karşısındakinin Müslüman olması mani teşkil etmez. Çünkü, saldırıyor. Bu, insanlar hakkında caiz olursa, kendisine musallat olan cinler hakkında elbette caiz olur. Gücü yeten kişi için bu, Farz-ı kifâyedir. Bundan daha mühim bir işle meşgûl olmak hasebiyle eğer bunu yerine getiremiyorsa, başkası bunu yapabiliyorsa o zaman vacip olmaz. Fakat, eğer buna gücü yetiyorsa o zaman, ondan daha önemli olan bir şey ile meşgul olması bu görevden afv edilmesini istilzâm etmez. Mutlaka kendini kendisi müdafaa etmesi lâzımdır.

Sorucunun «Bu meşru mudur?» sözüne cevaben deriz ki: Bu, amellerin en faziletlisidir. Çünkü bu, Peygamberler ve salih kişilerin amellerindendir. Nebiler ve salih kişiler devamlı surette Allah’ın ve Resülü’nün direktifleri gereğince Ademoğullarmdan şeytanları bertaraf etmişlerdir. Nitekim Isâ Aleyhisselâm ve bizim Peygamberimiz bunu yapmışlardır. Peygamberlerden, şeytanlar bize yapabildiklerini onlara yapamadıkları hususu müvacahesinde —böyle bir şeyin sadır olmadığını bir an için kabul etsek bile— şunu unutmamalıdır ki, Allah ve Resûlü mazlûma yardım etmeyi, darda kalanı kurtarmayı ve ezcümle Müslümanlara faydalı olmayı bizlere emr etmiştir.

Sahih’de: «Fatihada şifa olduğundan, bir hastaya okunduğunda karşılığı alınması  caizdir.» denilmiş ve bu hususta Hz. Peygamberin beyân ve müsaadesi sabit olmuştur.

Kâfir ve facirlerden insanoğlunun zulmü de böyle- dir. Mazlumu, mutlaka ve ne surette olursa olsun onların şerrinden kurtarmak lâzımdır.

Cinlerin çarptığı kişiyi iyileştirmek için cinleri döy- mek icabedebilir. Ve bu vtıden de onlar şiddetli halde”

dövülebilirler. Dövme cinler üzerinde vaki olacağından,, hasta bundan bir şey duymaz. Hastanın ayaklarına şayiam değnekle üçyüz, veya dörtyüz darbe vurulsa bile bundan bir sev duymaz. Oysa hasta olmayan saglanT bir kişiye böyle bir şey yapıldığında ölebilir. Fakat aslında dövülen hasta değil de cin olmuş oluyor. Bu sebep- le cinler çeşitli tarzda çığlıklar atarlar. Biz bunu yaptık ve halkın huzurunda defalarca tecrübe ettik.

Mânası  anlaşılmayan söz ve yazı ile onlardan yardım isteğinde bulunmak mes’elesine gelince: Eğer o söz ve yazılarda şirk varsa asla caiz değildir, haramdır.

Cincilerin umumiyetle söyledikleri şevlerde sirk bulunmaktadır. Onlar sirklerini gizlemek için hâran Kıır’ân’dan da âyetler okurlar.

Cenâb-ı  Hakk’ın ve Resûlü’nün koyduğu şifâ usulleri, Müslümanları şirkten kurtaracak ve onları şirk kokan söz ve yazılara muhtaç kılmayacak kadar çoktur.

İslâm bilginleri, her ne kadar bâzı haram olan şeylerle tedavi edilmek hususunda münakaşa etmiş, fikir ayrılığına düşmüşlerse de, hiç bir zaman şirk ve küfürle tedavi edilmenin yasak olduğu hususunda münakaşa edip fikir ayrılığına düşmemişlerdir. Hepsi onunla tedavi görmenin yasak olduğuna kail olmuşlardır.

Bu, zorla küfürle konuşturulan kimsenin durumuna benzemez. Kalp mutmain, olduktan sonra, yâni içinden iman ettikten sonra, zor karşısında zahiren inkârda edebilir. Zorla inkâra sevk edilmek istenen kişi tabii ki buna mecburdur. Ama cin çarpmış kimselerin tedavisi için böyle bir durum, iki yönden bahis konusu değildir:

  1. Şirk kokan yazı ve sözlerle tedavi edilmek istenen hastaya bu, çoğu zaman tesir etmez. Cincilik usul-

leri ile tedavi edilmek istenen nice hastalar biliyoruz ki tedavi edilmeleri şöyle dursun, bilâkis hastalıkları daha da artmıştır.

  1. Hak’da, kimseyi batıla muhtaç etmeyecek kadar tesirler mcvcuddur. Bu babta insanlar üç sınıfa ayrılır:
  1. Çin’in insan bedenine girmesini kabul etmeyenler,
  1. Haram usullerle tedaviye çalışanlar. Bunlardan ilki, mevcudu yalanlamaktadır; diğeri Ma’bud olan Rabbi inkâr etmektedir.
  2. Orta yol takip edenler. Bunlar mevcud olan şeyi kabul ederler. Allah’a da iman ederler. Ve şeytan çarpmalarını Allah’a ibadet etmek, dua okumak ve onun yüce isimlerini zikr etmek suretiyle bertaraf etmeye çalışırlar.

Cin ve insan şeytanlarını ancak manevî havaslara devam etmek suretiyle önlerler. Cevabın özeti burada sona ermiştir.

Cinler tarafından çarpılmış kimseleri tedavi etmek için bâzen döğmeğe ihtiyaç  görülür. O zaman hasta çok dövülür. Şeriatte buna delil olacak bir esasa rastlayabiliriz.

İmâm Ahmed, Ebû Dâvud ve Eb’ul-Kâsım Et-Tabe- ranî, Ümmü Eban’dan nakl etmişlerdir. O babasından rivayet ediyor. Diyor ki, «Babam mecnun bir oğlunu

  • yahut kız kardeşinin oğlunu — alarak Resûlüllah’m (S.A.V.) yanına götürdü ve:
  • Ey Allah’ın Resûlü! Beraberimde mecnun oğlum — yahut kız kardeşimin oğlu — vardır, dua buyurmanız için huzurunuza getirdim, dedi.
  • Onu bana getirin, buyurdular. Bunun üzerine iyice yeni elbiselerin giydirip huzur-u saadete çıkardım.
  • «— Onu, bana iyice yaklaştır, arkası benden tarafa olsun,» buyurdu. Dediğini yaptım, iyice hazırlandılar ve onu dövmeğe başladılar. Döğme esnasında: «Çık ey Allah’ın düşmanı!» diyordu. Baktım oğlanın gözü açıldı, iyileşmiş bir tavırla bakmağa başladı. Sonra Allah elçisi (S.A.V.) onu önüne oturttu. Biraz su getirt- tip, yüzünü su ile mesh etti ve ona dua etti. Allah’ın Resûlü’nün (S.A.V.) duasından sonra onda hiç bir şey kalmadı.» Bu hadîsde, cinlerin dövülebileceğini bildiren işaretleı mevcuddur. Döğmeye ihtiyaç duyulmazsa, o zaman dövülmez.

İbn-i Asâkir, Üsâme b. Zeyd’den (R.A.) nakl ediyor: «Allah’ın Resûlü Sellellahu Aleyhi Ve sellemle hacce gittik. (Errevhâ) içinde inince, sırtında çocuk, bir kadın Allah’ın Resûlüne yaklaştı ve selâm verdi. Resûlüllah hayvanı üzerinde gidiyordu. Sonra dedi ki:

  • Seni Hak peygamber olarak gönderen Allah’a kasem ederim ki, bu çocuk, doğurduğum günden buyana hep böyle deprenir. Bunun üzerine Allah’ın Resûlü (S. A.V.) hayvanını durdurdu, kadına ellerini uzatıp;
  • Ver bakalım çocuğu bana, dedi. Çocuğu aldır bağrına bastı ve okuyup üfledi. Sonra: «— Çık ey Allah düşmanı! Şunu iyi bilmiş ol ki, ben Allah’ın Resûlü- yüm!» buyurdu ve çocuğu annesine vererek:

«— İnşaallâh artık bundan sonra çocukta, hoşlanmadığın bir şeyi görmiyeceksin.» uyurdu.»

Ebû Muhammed Ed-Dârimî’nin Müsned’indeki ilk sahifelerinde Câbir’den nakl edilen bir hadîsde şu kayd vardır: «Sus ey Allah’ın düşmanı! Ben Allah’ın Resûlü- yüm.»

Hülâsa dövmeden maksud hasıl olacaksa, dövülmez. Aksi halde dövülür, hattâ bâzen daha büyük cezalara da baş vurulur. Cinlerden saldıranı öldüren kimse,

Hazret-i Âişe’nin evine musallat olan cinnin öldürüldüğü gibi öldürmüş olur.

Mücahid/den nakl edilmiştir: «Namaza kalktığım zaman bir cin bana İbn-i Abbas kılığında görünüyordu.

Sonra İbn-i Abbas’m sözünü hatırladım ve bir bıçak hazırladım. İkinci defa bana görününce bıçakla hücum ettim ve yere serdim. Yere düşüşünün sesini bile duydum, ondan sonra onu bir daha görmedim.»

Bu hadîsi, senediyle altıncı babta anlatmıştık.

Hz. Peygamber’e sataşan cinnin başına geldiklerinden de yine bu kitabta, kendine has yerinde bahs etmiştik.

Eb’ul-Hasan Ali b. Ahmed anlatıyor: dedemden duydum, dedi ki: «Ebû Abdillah Ahmed b. Hanbel’in Mescidinde idim. El-Mütevekkil tarafından gönderilen bir adam geldi ve dedi ki: Halife beni gönderdi. Sarayda cinler tarafından çarpılmış bir cariye varmış, ona dua buyurmanızı rica ediyor. Bunun üzerine nâlinlerini çıkarıp ona verdikten sonra:

  • Bu nalinleri al; Emirulmümin’in evine git; câ- riye’nin başı ucunda otur ve onu çarpan cinne hitaben de ki: Ahmed sana şu iki husus arasında muhayyer kalmanı teklif ediyor: ya bu cariyenin yakasını bırakıp gidersin; yahut yetmiş kere şu nalinleri başına yersin, dedi. Adam Ahmed:in dediğini yaptı. Birde ne görsün. El- Mârid, cariyenin dilinde: «pekî baş üstüne! Ahmed bize ırakta durmamamızı emretse, emrini yerine getiririz. Çünkü O, Allah’a itaat etmiştir. Allah’a itaat edene herkes itaat eder.» demez mi?

Sonra cin cariyenin yakasını bıraktı; cariye sükûnet buldu. Ve bir çok çocuk bile doğurdu, ondan sonra.

Ahmed b. Hanbel öldükten sonra, el-Mârid câriyeyi tekrar yokladı. Bu def’a Halîfe Ebû Bekr el-Muruzî’ye haber saldı. O da nâlinle cariyesinin yanma gelerek cin- ne hücûm etti ama nâfile. Çünkü ifrit ona şöyle haykırdı :

«Bu cariyeyi terk etmeyeceğim! Sana da itaat etmeyeceğim. Teklifini asla kabul etmiyorum. Sen Ahmed b. Hanbel’e bakma! OAllah’a itaat etmiştir ve biz de sıf bu yüzden ona boyun eğmekle emrolunmuşuz- dur..»