Sen, deha bir baba, bilgin bir anneden doğuyorsun, genetiği ilim irfan yüklü; ben saf iyi niyetli, kendi halinde; yarını düşünemeyip, o gün karnını doyurmaya çalışan gariban bir çiftten dünyaya geliyorum, genetik yoksulu!

Sen, zengin bir aileden dünyaya geliyorsun; kahvaltısını New York’ta akşam yemeğini Tokyo’da yiyen; ben garip bir aileden merhaba demişim dünya günlerine, altı yamalı pabuç giyip, taksiye binme lüksü olan!

Sen, Dünya güzeli bir annenin ve dünya yakışıklısı bir babanın ürünüsün; bense Nasreddin Hoca’nın “bana görünme de kime görünürsen görün” dediği gibi bir ana ile işte öylesine bir babanın karışımı!

Ve biz “EŞİT”iz; öyle mi?…
“EŞİT” başladığımız bu hayat yarışında, “EŞİT” şartlarda yaşıyor; “EŞİT” şartlarla karşılaşıyor; “EŞİT” muamele görüyor; “EŞİT” şartlarda ayrılıyoruz dünyadan; bu kadar “EŞİT”likten sonra! Ama ne “EŞİT”lik! Ve “ADALET”!.. Allâh dâim bâki rahmetiyle kuşatsın, şimdi İstanbul Silivrikapı’da medfûn annem!

“BEN DİLEDİĞİMİ YAPARIM”, diyen; ve kendinden gayrı mevcut olmayan “ALLÂH”! Ve O’nun takdirine, hükmüne, dileğine mutlak olarak bağımlı; her şeyini, O’ndan almış; O’nun, ilim ve kudreti, yaratıcılığı önünde, dünyada bir “hiç” olan ben; ve gibiler! “ADALET”, O’nun, hangi amaçla yarattıysa, o amaca uygun olarak birime hakkettiğini vermesinin; dildeki adı!

Para ve etiketin çıplak ya da giyimli bir biçimde, acımasızca insanlara hükmettiği dünya yaşantısı!.. Aslanın pençe ve dişleri arasındaki ceylan; insanın ağzında dişleri arasinda kuzu ya da tavuk; zenginin elleri arasında insafına kalmış fakir! Ve de Allâh Rasûlü’nün duyurduğu ölüm ötesi yaşam gerçeği ile; insanların ne tür çalışmalar yaparsa, ölüm ötesinde onun sonuçlarıyla karşılaşacağı yolundaki, evrensel sistem ve düzene dayalı “İslâm Dini” gerçeği!

Olmuşun kavgasını bırakıp da, oldurabileceklerimizle zamanımızı değerlendirsek; daha iyi olmaz mı dersiniz?..

Hele bunu bir düşünelim ciddi ciddi!

Ahmet Hulusi (İslam, s.20-23)