Yıl  571…

Yer Mekke..

Mekke’nin en mütevazi evinde, kainatin en asil bebeği doğdu o gece..

O bebek, İşaret parmağını gökyüzüne kaldırdı doğar doğmaz..

.. veee..

Ve dudaklarından bir kelime süzüldü tebessümle

Ümmetii.. Ümmetii.. Ümmetii..

Ümmeti  O’na kurban olsun..

Bütün bebekler doğarken ağlıyordu, ancak O, tebessüm ediyordu..
Gittiği yere bereket taşıyan bir çocukluk yaşadı..

Gençliğinin baharında kendisine Muhammedu’l-Emin dedirten bir  güven saçıyordu etrafına..

Ancak Muhammedu’l-emin adıyla maruf bu gencin bir sorunu vardı..

O’nu Mekke’nin dağlarına, Mekkenin mağaralarına sürükleyen bir ızdırabı vardı..

Kendilerinden olma öz çocuklarını dahi diri diri toprağa gömen Kureş’in cehaleti karşısında daralıyordu Muhammedu’l-emin, tahammul edemiyordu ..

Mekke’nin dağlarına çekiliyor, Mekke’nin mağaralarına çekiliyordu..

Ve bir gün..

Artık yaş kemale ermişti.  

Kırk yaşındaydı Muhammedu’l-emin ve mağarasında tefekkür halinde idi.

Mağaranın kapısında bir nur hüzmesi belirdi birden.

Efendimiz heyecanlanarak ayağa fırladı.

Karşısındaki nur hüzmesi, O’na doğru yönelip:
-İKRA’ dedi.. (Oku!!!..)

O (s.a.v):
Ben okuma bilmemki.. diye karşılık verdi.

Kendisine  gelen bu mübarek elçi O’na doğru yaklaştı ve O’nu öyle bir sıktı ki, O’nun ifadesi ile “sanki nefesim kesilecekmiş gibi hissettim.” diyordu kutlu elçi.

Bıraktığında tekrar :
-”İKRA’!!..” dedi. kutlu elçiye.. ve devam etti.

“OKU!..YARATAN RABBİNİN ADI İLE OKU.. Ki O İNSANI BİR KAN PIHTISINDAN YARATTI…”

Burada şu soruyu sormamız lazım. Kuluna İKRA diyen yüce Rabbimiz (c.c) onun okuma yazma bilmediğini bilmiyor muydu acaba?

Elbette biliyordu..

Peki neden İKRA’ dedi ilk mesajında Rabbimiz?

Çünkü okumak, kağıttakileri ve kelimelerdekini terennüm edebilmek değildi.. Okumak insanın yaşadığı asrı algılayabilmesiydi.  Okumak insanın sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi havayı tam anlamıyla soluyabilmesi idi..

Ve bu yönüyle Hz.Muhammed (s.a.v) gerçek bir okur idi..

O, Kureyş’in öz kızlarını dahi diri diri toprağa gömecek kadar vahşileşen cehaletini çok ama çok iyi okuyordu.
 
Ve zaten bunun için orada idi.

Ama artık O bir Peygamber idi.. 

ve bir peygamber yeryüzü cehalet içinde iken, küfrün karanlığı her yeri kuşatmış iken mağaralara çekilmeyi düşünemezdi.

Artık o mağaraya bir daha dönmeyecekti.Artık O’nun mağarası bizzat insanlığın kalbi idi. Efendimiz büyük bir heyecanla evine doğru gidiyor iken Cebrail gökyüzünde bir görünüyor, bir kayboluyor ve ” SEN ALLAH’ın Rasulü’sün artık.. sen Allah’ın peygamberisin artık..” diye sesleniyor…

Yani artık mağara yoktu..

Artık O’nun mağarası insanlığın kalbiydi..
Artık O, insanlığın kalbine nakış nakış “LA İLAHE İLLALLAH’ı” dokumakla görevlendirilmişti.

Artık O, insanlığın kalbine nakış nakış “MUHAMMEDURRESULULLAH’ı” dokuyacaktı..

Çünkü artık O Allah’ın seçtiği ebedi bir rehber idi ..

Kureyş’i etrafına topladı..

Onlara hitaben: – “Ey kavmim!!” dedi.

-“Şu dağın ardında bir düşman var.Yarın gelip, size saldıracak desem, inanır mısınız?”

Onlar hep bir ağızdan, elbette inanırız ya Muhammed neden inanmayalım ki?..Çünkü  sen bugüne kadar bize hiç ama hiç yalan söylemedin..

Ve O, birazda ümitlenerek sözlerine şöyle devam etti: “Öyleyse ben sizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem azabı ile uyarıyorum. Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun. La ilahe illallah deyin kurtulun, Muhammedurrasulullah deyin, kurtulun.”

Bunu hiç beklemeyen Kureyş uluları homurdanmaya başladı. Hatta içlerinden biri, öfke ile ileriye atılarak; “ELLERİ KURUYASICA!!” dedi.. “Bizi bunun içinmi çağırdın?”..

“TEBBET YEDAAA EBİİ LEHEBİNN VE TEBBB” (Tebbet : 1)

Peki ne idi onları kızdıran. Onlar Allah’a inanıyorlardı aslında. Onlara yeri göğü kim yarattı, güneşi ayı kim yarattı desen? ALLAH!! Diyecekler.. peki neydi bu öfkenin sebebi?..

Çünkü onlar, özellikle de Kureyşin uluları, bu kelimenin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı.

Çünkü Onlar La ilahe illallah demenin “Benim ve milletimin hayatına Allah’tan başka  kimse karışamaz!!” demek olduğunu çok iyi biliyorlardı.

Çünkü onlar Muhammedu’r-rasulullah demenin “Hz.Muhammed bir postacı değildir. O, benim ve milletimin hayatının hayatına göre şekillendirilmesi için Allah’ın yolladığı Numune-i imtisaldir.” demek olduğunu çok iyi anlıyorlardı. Bütün öfkeleri bundandı..

Çileler başlamıştı artık..

Bu kelime uğrunda Bilal kızgın çöl kumlarında ateşten kayaları göğsü ile kaşılıyor, Habbab’ın belinde kızgın demirler soğutuluyor ve Sümeyye annemiz elleri bir deveye ayakları başka bir deveye bağlanarak ve develerde ayrı ayrı istikametlere yürütülmek sureti ile parçalanarak şehid ediliyordu.

Durum öyle bir noktaya gelmişti ki, ashab “Allah’ın yardımı ne zaman ya Rasulullah!” diyecek kadar daralmıştı. “Sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” diyordu ilahi emir bu sitemli soruya karşılık.. ve “Allah’ın yardımı yakındır” diye de ümid veriyordu Alemlerin yegane hakimi..

Ve fakat Allah’ın yardımı oturmakla da gelmeyecekti.

Efendimiz bir çıkış yolu arıyordu.. Taifi hatırlayalım.. Belki bir hicret yurdu olur ümidi ile kalkıp taife gitmişti davetçiler güzeli.. Aman Allah’ım oda ne!!.. Bu nasıl öfke? Bu nasıl bir kinn?!! Taifliler hayatlarının en büyük hatası diyebileceğimiz büyük bir edepsizlik yaptılar.. Bir şaki’ye bile reva görülmeyecek derecede aşağılık bir muameleyi layık gördüler kurtuluş çağısına karşılık efendimizin. Nur yüzlü davetçiler güzelini çocuklara taşlattılar.. yüzü gözü kanrevan içinde kaldı sultanımızın.. bir evin bahçesine sığındı. O an cebrail geldi. “Beni Rabbin yolladı ya Muhammed!.” Dedi. “Allah çok kızdı” dedi sonra. Nasıl kızmasın ki, Allah ona “HABİBİM” diyor. Yani sevgilim, yani bitanem..

Taifliler, Allah’ın bitanesini taşlamışlardı. Allah nasıl kızmasındı? Cebrail devamla dediki: “Ya Muhammed!.. Allah diyor ki, kulum, habibim, Muhammedim istesin, ŞU UHUDU KADIRAYIM DA TAİFLİLERİN TEPESİNE BİNDİREYİM..”

Birden ayağa kalktı davetçiler güzeli…

Yüzünü gözünü sildi çabucak.. Ve ellerini semaya kaldırdı..

Ne dedi biliyor musunuz?

Az önce kendisini taşlayanlar için:

“ALLAH’ım!!!!………..” dedi..

“ALLAH’ımmmmmm”

BUNLAR BİLMİYORLAR..

 BİLSELERDİ YAPMAZLARDI..

BUNLARIN HİDAYETİNİ İSTİYORUM SENDEN………”

İşte O, böyle bir davetçi idi.. (SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM)