Bayezid-i Bistami

İnsanları Hakk’a davet eden, onlara doğru yolu gösterip, hakiki saadete kavuşturan ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velilerin beşincisidir. Sultân-ül-Ârifîn lakabıyla meşhurdur. Künyesi, Ebu Yezîd’dir. İsmi Tayfur, babasının adı İsa’dır. 776 (H.160) veya 803 (H.188)de İran’da Hazar Denizi kenarında Bistâm’da doğdu.

Küçük yaşta iken annesi, kendisini mektebe gönderdi. Bâyezîd hazretleri, büyük bir dikkatle derse devam ediyordu. Bir gün Kur’an-ı Kerim okumak için gittiği mektepte, okuduğu bir ayet-i kerimenin (Lokman suresi: 14) tesiri ile erkenden eve döndü. Annesi merak edip niçin erken döndüğünü sual edince, şöyle cevap verdi: “Bir ayet-i Kerime gördüm. Allahü Teâlâ o ayet-i kerimede kendisine ve sana hizmet ve itaat etmemi emrediyor. Ya benim için Allahü Teâlâ’ya dua et, sana hizmet ve itaat etmem kolay olsun veyahut da beni serbest bırak, hep Allahü Teâlâ’ya ibadet ile meşgul olayım.” dedi. Annesi; “Seni Allahü Teâlâ’ya emanet ettim. Kendini O’na ver.” dedi. Bundan sonra Bâyezîd, kendini Allahü Teâlâ’ya verdi, emirlerinin hiç birisini yapmakta gevşeklik göstermedi; ama annesinin hizmetini de ihmal etmedi. Annesinin küçük bir arzusunu, büyük bir emir kabul edip, her durumda yerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allahü Teâlâ’nın emri de böyle idi. Elinde olmadan iki sefer annesinin arzusunu yerine getiremedi. Bu hususu büyük pişmanlık içinde şöyle anlatır: Hayatımda yalnız iki defa annemin arzusunu yerine getiremedim. Her defasında mutlaka bana zararı dokundu. Birincide düştüm burnum ezildi. İkincisinde ayağım kaydı düştüm, omzumdaki su testisi kırıldı.

Gençlik yıllarında yaptığı bazı ibadetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu zaman zaman annesine anlatırdı ve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusur bulunup bulunmadığını sorardı ve “Anneciğim; beni emzirdiğin zaman, benim yüzümden haramdan bir şey aldın mı? İçimde beni Rabbimden alıkoyan bir şey hissediyorum. Fakat neden olduğunu bilmiyorum.” derdi. Annesi uzun bir müddet düşündükten sonra; “Evlâdım tek şey hatırlıyorum. Sen daha küçüktün. Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Bir türlü susturamadım. Seni susturmak için ocağın üstünde pişmekte olan tarhanaya komşudan izin almaksızın parmağımı batırıp ağzına koydum.” dedi. Bunun üzerine annesinden, o komşuya gidip helallik dilemesini istedi. Annesi helallik diledikten sonra yaptığı ibadetlerden zevk almaya başladı.

Üveysî olup, İmam-ı Cafer-i Sadık’ın vefatından kırk yıl sonra doğduğu hâlde İmam-ı Ali Rıza’nın sohbetinden ve bunun bereketiyle İmam-ı Cafer-i Sadık’ın ruhaniyetinden istifade etti. Bâyezîd, İmam-ı Cafer-i Sadık’ın ruhaniyetinden feyiz almakla meşhur oldu. Otuz sene Şam civarında bulunup, yüz on üç âlimden ilim öğrenmiştir. Aşk-ı ilâhîde o kadar ileri ve ibadette o derece yüksekte idi ki, namaz kılarken Allah korkusundan göğüs kemikleri gıcırdar, yanında bulunanlar bunu işitirlerdi. Son derece âlim, fâdıl ve edîb idi. Şiirleri meşhurdur.

On Şey: Bâyezîd-i Bistâmî buyurdu ki: “Şu on şey beden üzerine farzdır:

1) Farzları noksansız yerine getirmek,
2) Haram kılınan şeylerden kaçınmak,
3) Allah için mütevazı olmak,
4) Müslüman kardeşlerine eziyet etmekten sakınmak,
5) İyi ve kötü herkes için hayır isteyen olmak,
6) Allahü Teâlâ’nın mağfiretini arzulamak,
7) Her işte ve her hâlükârda Allah rızasını gözetmek,
8) Öfkeyi, gurur ve taşkınlığı, zulüm ve haksızlığı, üzücü ölçüde mücadeleyi terk etmek,
9) Kendi kendine nasihatçi olmak, nefsi terbiyeye çalışmak,
10) Ölüme bilerek hazırlanmak.”

Şu on şey bedeni korur:

1) Gözleri haramdan ve lüzumsuz şeylerden korumak,
2) Dili zikre alıştırmak ve bunu itiyat hâline getirmek,
3) Nefis muhasebesi yapmak, günlük hayatı bu ölçü içinde sürdürmek,
4) İlim öğrenmek ve öğrenilen ilmi faydalı olacak şekilde kullanmak,
5) Edep ve terbiyeyi her yerde ve herkese karşı muhafaza etmek,
6) Bedeni, dünyanın faydasız işlerinden kurtarıp, dünya ve âhiret için faydalı işlerde kullanmak,
7) İnsanlarla haşır-neşir olmamak, kalbi geliştirmek, düşünceyi berraklaştırmak, zekâyı işletmek için uzlete çekilmek,
8) Nefis ile kıyasıya mücadele etmek,
9) Çokça ibadet etmek,
10) Peygamber efendimizin sünnetine uymak.

Şu on şey bedenin şerefidir:

1) Tevazu içinde yumuşak huyluluk,
2) Hayâ ve edep,
3) İlim,
4) Haram ve şüpheli şeylerden kaçınmak, gönül rahatlığı içerisinde ibadetleri hatasız yapmaya çalışmak, dünya şatafatına değer vermemek,
5) Her işte, atılan her adımda Allahü Teâlâ’dan korkmak,
6) Güzel ahlâk,
7) Başa gelen belâ ve musibetleri yüklenmek, sabrı dayanak yapmak,
8) Halk ile iyi geçinme yollarını, idare etmek çarelerini bilip yürütmek,
9) Öfkeye mâni olmak,
10) Dilenmeyi terk etmek.

Şu on şey insanın maddî ve manevi yapısını tahrip eder:

1) Dinine önem vermeyen kimseyle arkadaşlık etmek,
2) Hayırlı ve yararlı kişilerden ayrılmak, onlarla dostluk kurmamak,
3) Nefsin isteklerine boyun eğip onun peşine takılmak,
4) İslâmiyet’ten uzaklaşmak,
5) Dinden olmayan şeyleri din adına uydurup dine sokan kimselerle oturup kalkmak,
6) Dünya ve âhiret için yararlı olmayan şeylerle uğraşmak ve bu tür şeyleri arzulamak,
7) Halkı kötü zan altında tutmak,
8) Üstünlük taslamak,
9) Dünyalıktan yana üzüntüye kapılmak,
10) Âhireti düşünmemek.

On şey insan varlığını öldürür:

1) Terbiye azlığı,
2) Cehalet çokluğu,
3) Halktan nimet beklemek,
4) Şehvet azgınlığı, nefis kudurganlığı,
5) Baş olma sevdası,
6) Dünyaya lüzumundan fazla meyletmek,
7) Allahü Teâlâ katında nefis ile dostluk kurmak,
8) Çok yemek,
9) Çok uyumak,
10) Kalabalığa uymak.

On şey insanı aşağılık yapar:

1) Öfke ve hiddet,
2) Kin ve nefret,
3) Büyüklenme,
4) Zulüm ve haksızlık,
5) İnat yollu mücadele,
6) Cimrilik,
7) Başkasına eza ve cefa etmek,
8) Mümin kardeşine saygısızlık,
9) Kötü huy ve fena ahlâk,
10) İnsaf ölçülerini aşmak.

NASÎHATLERİN ÖZÜ

Bayezid-i Bistami’nin yakınlarından biri seyâhate çıkarken, huzûra gelip; “Bana tavsiyede bulunur musunuz?” dedi. O da; “Üç şey ile sana tavsiyede bulunurum: Yolculukta kötü huylunun biri sana arkadaşlık ederse, onun kötülüğünü kendi güzel ahlâk potana sok da şekillendirmeye çalış. Böylece işin ve yolculuğun selâmetle netîcelensin. Biri sana iyilikte bulunursa, devamlı sûrette Allahü teâlâya şükret. Çünkü o adamın kalbini sana çeviren cenâb-ı Hak’tır. Bir belâ sana dokunacak olursa, o belânın üzerinden kalkması için süratle Allahü teâlâya dön ve netîceyi sabırla bekle. Ümidin kırılmasın, îtimâdın sarsılmasın. Çünkü gelen belânın altında ne gibi hayırların yattığını o anda idrak edemezsin.” dedi.

Talebesi Ebû Mûsâ’ya şöyle nasîhatta bulundu: “Sana yaşadığın sürece tamâmen Allahü teâlâya yönelmeni, yüzünü hiçbir vakit O’ndan çevirmemeni tavsiye ederim. Şüphe yok ki O’na kavuşacak ve O’nun yüce huzûrunda duracaksınız. Ve sen bütün işlediklerinden sorumlu tutulacaksın. Sakın gâfil olma. Gaflet uykusundan bir an önce kendini kurtar. Hiç kimseyi O’na tercih etme. Sana gelen belâlara sabret. Allahü teâlânın hükmüne ve kazâsına rızâ göster. Allahü teâlânın verdiğine kanâat et. Allahü teâlâya güven, vâdettiklerinin mutlaka yerine geleceğine inan. Hiç ölmeyecek ve hep diri olan Rabbine tevekkül eyle. Her işinde O’nun inayetini iste. O’nun emirlerine riâyet et. Hayatta olduğun müddetçe bu dediklerimi yapmaya çalış. Halkı bırakıp, Hakk’a yönel. İşini O’na ısmarla!..”

Kaynaklar:
Tabakât-us-Sûfiyye; s.67
Tezkiret-ül-Evliyâ; s.86
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.105