Altı Kaval Üstü Şişhane Sözde Kapalılar

Ümmetimin sonunda giyinmiş oldukları halde çıplak olan, başlarını deve hörgücü gibi bağlayan kadınlar olacaktır. Bu kadınlar cennete girmek şöyle dursun, kokusunu dahi almazlar. Halbuki onun kokusu uzak mesafeden duyulur. [Müslim, Cennet 53, (2857), 52, (2128)]

İbn-i Abdulber radiyallahu anh Peygamber efendimiz (s.a.v.)’in bizzat sohbetinde bulunmuş bir sahabe olarak bu hadis hakkında şöyle demiştir:

“Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, bu hadiste vücudu örtmeyen, aksine teni gösteren ince elbiseler giyen, bundan dolayı isim olarak giyinmiş olan, fakat gerçekte çıplak olan kadınları kastetmek istemiştir.” (Suyûtî; “Tenvîru’l-Havâlik”; c: 3, s: 103)

Kur’an-ı Kerimde tesettür emredildiğinden bu yana çeşitli gelenekler vasıtasıyla her coğrafyanın kendine özgü kıyafetleri şekillendi. İslamiyet belirli bir örtü biçiminden, renkten, kumaştan bahsetmiyordu fakat hadis-i şeriflerde ana hatlar belliydi. İslâm’ı yaşayan bütün toplumlarda asırlar boyu mü’min kadınlar teni göstermeyecek derecede kalın, bol ve sade kıyafetleriyle Cenab-ı Hakkın emrine riayet ettiler.

“Kur’ânî tesettür” 13 asır boyunca istikamette devam ettikten sonra geçtiğimiz yüzyılda ince, dar ve gösterişli kıyafetlerin seçilmesiyle ilk bozulmalar başladı. Ruhu muhafaza olmak, korunmak ve mahremiyetini ifşâ etmemek olan tesettür şimdilerde dikkat çekmek, kendini göstermek ve cazibeyi artırmak için kullanılıyor.

Özellikle son birkaç senedir özünden tamamen saptırılmış, sulandırılmış, daracık ve ağır makyajlı bir tesettür anlayışıyla karşı karşıyayız.

Kur’andaki örtünmenin ruhuna tamamen aykırı kıyafetleri özendirerek, Müslümanlardan îmanı zayıf ve günaha meyilli olanları etkisi altına alan, işin en vahim yanı da muhafazakâr insanlara hitap ettiğini idda eden moda dergileri, bazı kafalarda tesettürün artık “farz” olmaktan çıkıp, bir “tarz” olarak kullanıldığının en büyük göstergesi.

Artık insanlar Cenab-ı Hakkın emrettiğini gerçek manasıyla anlamak ve bunu hakkıyla yerine getirmek için uğraşmıyor. Hem örtülü hem cazibeli nasıl olunur? Bunun uğraşı veriliyor.

Toplum içinde ucuz ve basit insanlar hemen kendini belli ediyor. Kişiliğiyle değil dişiliğiyle kendini göstermek istiyor. Kafaları devamlı kimlere hava atabilecekleri ve kimlerden daha güzel gözükebileceklerine odaklanıyor. Akılları marka kıyafetlerden – vücudu en güzel hangilerinin gösterdiğinden – kimin giydiğinin daha çekici ve pahalı olduğundan başka bir şeye çalışmıyor.

Zaten insanların güzel ahlakına, doğru sözüne değil de sadece kıyafetine bakarak değerlendirme yapan bu insanlar, maalesef giydikleri kıyafetlerden daha değerli olmayı bir türlü beceremiyorlar.

Ahlâk yerlerde sürünüyormuş hiç önemli değil. Yeter ki elbise vücuda iyi otursun, kumaş özellikleri birbirini tutsun, renk uyumu sağlansın, janjanlı ayakkabılar, albenili çanta, üzerine bir de şal gözlük kombini ekledi mi hatun kişi bütün vazifelerini tamamlamış oluyor.

Dinimizde en güzel hasletlerden olan “sadelik” ve “tevazu” yerini enaniyet kokan hareketlere – şıklık yarışına – başkalarına yukardan bakmaya bırakıyor.

Neticede Müslüman toplumların bir kısmında içi tamamen boşaltılmış bir tesettür anlayışı hâkim. Bilhassa şehirlerde etraf başörtülü çıplaktan geçilmiyor.

İşin içinde bilinçsizlikte var.. Ama bu bir bahane olamaz. Çünkü bir insan kötü bir ortamda yaşasa dahi, bu inandığı dinin cahili olmasını gerektirmez. Birazcık araştırdığı takdirde neyin ne olduğunu bilebilir, kalbi körelmemişse yanlışını görebilir.

Hem sözde kapalı özde çıplak birisi mahşerde: “Allah’ım sen zinetlerinizi örtün demişsin, ben örtülerinizi zinetlendirin anlamışım” gibi bir bahaneyle huzuru İlahîye gidemeyeceğine göre.. İçlerinden en saf ve dini bilgisi az olanı dahi yaptığının “yanlış” olduğunu biliyor.

Ebedi hayat “burada” kazanıldığından, yaptığı amellerin ne kadar önemli olduğunu da biliyor. Günahı aleni işlediği için, tevbe etmezse hangi âyet ve hadislere muhatap olacağını da biliyor. Ecel vaktinin gaflet anına denk gelip, ahiret hayatına ne kadar zarar verebileceğini de biliyor.

Cenab-ı Hak Ahzab Sûresinin 59. âyetinde, mü’min kadınların evlerinden dışarı çıktıklarında cilbablarını (vücut hatlarını belli etmeyen dış örtülerini) üzerine almalarını emretmiştir. Mahrem sınırlarını çizerken ise: (Zinet yerlerini kendi kocalarından, babalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının üvey oğullarından, kendi erkek kardeşlerinden, kendi kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, kendi kadınlarından, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler.) Fermanıyla Nur Sûresinin 31. âyetinde belirlemiştir. Gene aynı âyette başörtüsünü farz olarak yazmış, gelecekte insanların bu emri hafife alıp terk etmesinler diye “yakalarını örtecek şekilde bağlasınlar” gibi bir de ayrıntı vermiştir.

Müslümanlığı sadece kimliklerinde kalan bir kısım kadınlar bu âyetlerler sanki hiç yokmuş gibi, Cenab-ı Hakkı kâle almazcasına yaşıyor. Yani âyette geçen (baba, erkek kardeş, dayı gibi haram olmayan) kişilerin dışında kalan, yabancı erkeklerin yanında da aynı rahatlıkla gezebiliyor. Kimileride yabancı erkeklerin yanında örtünüyor fakat mahremiyetini örtmesi gereken tesettürü, tam tersi bir istikamette kadınsı yönünü ön plana çıkarmak için araç olarak kullanıyor. Sahte bir göz boyamayla yalnızca kendini kandırıyor.

“Başörtüsü, ahlakla tamamlanmak şartıyla daha dünyada takılmış bir cennet tâcıdır ki; görüyoruz, özünde olan o temiz ahlakla beraber her mü’mine nasip olmuyor.. olamıyor..”