1000 Yıllık Mektup

Siyer alimleri şöyle naklederler ki;

Bir büyük Padişah var idi. Mecusi olup çok memleketlere hükmederdi. İsmi Humeyr ibni Redi idi. Lakin kendisine Melik Tebi ( veya Tübbe ) derler idi. Askeri, Süvarı ve piyade olup o kadar çok idi ki Haddı hesabı yok idi. Çok sayıda vezirleri ve yardımcıları var idi. Halkında dördbin kişi var idi ki, bunlar alim ve Fadıl idiler. Mühim işlerinde bunlara danışırdı.

Bu Hükumdar bir gün Mekke’ye geldi. Etrafta insanlar gelip gereken ta’zim ve hürmeti yapmadılar. Melik vezirlerini çağırıp:

-“Bu insanların tekebbürü nedendir. Niçin bana ta’zim etmezler “dedi.

Vezirleri:

-“Ey Padişahımız. Buranın halkı Arabdır. Asıl ve şerefli insanlardır. Burada bir ev vardır ki, KABE derler. Allah (c.c.) ın evidir. Bu mukaddes hanenin imarı ve muhafezası bunlara ısmarlanmıştır. Bu bakımdan şeref ve kiymetleri artmıştır. Gururlarının sebebi bu olsa gerektir.”Dediler.

Padişah Gazaba geldi. Arabın gururuna sebep olan bu haneyi yıkmak, ehalisini öldürüp mallarını yağma, etmek fikri aklına geldi.

Kafasına bu kötü fikir girer girmez, şiddetli bir baş ağrısı da beraber girdi. Ağrının şiddetinden gözleri ve burnu sulanıp çeşme gibi akmağa başladı. Çirkin bir koku peyda olup, kimse yanına yanaşamaz oldu. Ağrı her nefeste ziyadeleşti. Hayattan ümidini kesen Padişah veziri çağırdı.

-“Ey Vezir, alimlere söyle benim bu hastalığıma bir çare bulsunlar.”dedi.

Alimler günlerce çalıştılar, bir ilaç bulamadılar. Bunlardan biri vezire dedi ki;

-“Eğer padişah sırrını bana söylerse ve benim suallerıme cevab verirse, ben ona ilaç bulurum.”

Vezir sevindi. Bu alimle birlikte padişaha gittiler. Alim ile padişah konuşmaya başladılar.

Padişah; Mekke’ye gittiğini, halkın kendisine Ta’zim etmediğini söyledi. Neticede o alim dedi ki;

-“Kabe-i Şerif hakkında aklınızdan bir şey geçirdiniz mi?”

Padişah;

-“Evet bu evi yıkmak, halkını öldürmek ve mallarını yağma etmek fikrini aklımdan geçirdim.”

Alim;

-“Ey Melik, hastalığınızın sebebi budur. Zira o evin sahibi niyetleri bilicidir. Onun katında gizli ve aşikar birdir. Gel bu niyetinden vazgeç. Ev Hakkında hayırlı niyet eyle. Böylece dünya ve ahiret saadetine kavuşasın.” Dedi.

Melik o anda kötü niyetinden vazgeçti. İyi niyet etti. Alim Yanından kalkmadan o ağrıdan kurtuldu. Mecusi dininden çıkıp Müslüman oldu. İbrahim (a.s.) milletini kabul eti.

Beyti Şerife ta’zim ve hürmet eyledi. Eski gurur ve kibrini atıp tevazu’a büründü. Büyük bir ziyafet tertip edip, harem-i şerif sakinlerini, büyük, küçük, fakır, zengin herkesi davet etti. Leziz yemekler ve latif şerbetler o ziyafete yenildi ve içildi.

O gece ru’yasında kendisine denildi ki:

-“Mekke ahalisine nasıl ta’zim ve ikram ettinse, Beyt-i şerife de ta’zim et. Ona elbise giydir.”

Sabah oldu hemen hasır den bir örtü yapıp, Beyt-i şerifi örtü. O gece ru’yasında:

-“O ÖRTÜ ONA LAYIK DEĞİLDİR, ONA DAHA İYİ ÖRTÜ LAZIMDIR.” Denildi.

Sabah oldu .Onu da kaldırıp o zamanın en kiymetli kumaşından örtü yaptırdı. Altın ve gümüşlerle süsleyip giydirdi. Bu adet sultan ve Padişahlara bundan kaldı. Sonra emir verdi. Putları mekkeden dışarı çıkardılar. Haiz ve cünüblerin Kabe-i şerife yaklaşmalarını yasak etti. Kapı yapıp kilit taktı. Anahtarını onlara teslim edip, kendi Medine-i Münevvere’ya doğru yola çıktı. O zaman Medine-i Münevvere’de sudan eser yoktu. Yeşil ağaç ve nebat görünmezdi.

Melik dört bin alimden en iyilerini dörtyüz kişi olarak seçip Medine-i Münevvere’nın yüksek bir yerine çıktılar. Etrafa dikkatle ve ibretle baktılar. Aralarında şöyle karar verdiler ki;

-“ Ahır zaman Peygamberinin hicret edeceği yer burasıdır. Ve bu yerde vefat eder. Burada defn olunur. Hep birden bu yerde kalıp ahır zaman Peygamberinin gelmesini bekliyelim. Her ne olursa olsun bu yerden ayrılmayalım. Bir gün gelir ki, o şerefli Peygamberle müşerref oluruz.” Dediler. Orada yerleşmeye karar verdiler. Düşüncelerini Melik’e arz ettiler.

Dediler ki;

-“Bizden evvel gelen alimlerden öğrendiğimize göre bu mubarek yer, Son peygamber’in (SallAllahu aleyhi vessellem) hicret edeceği yer olsa gerektir. İsm-i şerifi Muhammed (a.s.v.) ve din-i latıfi ebedidir. Onun askerine Allah’u Teala (c.c.) yardım eder. O (a.s.v.) asa ve deve sahibidir. O tac ve Burak sahibidir. O kur’an-ı Kerim sahibidir. O liva-i hamd ve minber sahibidir. O (Lailaha ilAllah) sözünün sahibidir.

Kabr-i şerifi burada olsa gerektir. Muradımız budur ki, burada yerleşelim. O hazretin teşriflerini bekliyelim Belki onun ay yüzünü görmek müyesser olur. Melik bu sözleri dinledi.

Gayet makul gördü. Hatta kendisi de onlarla beraber olup beklemeye karar verdi. Lakin askerinin ve tebaasının ekserisi mani oldular. Melik dörtyüz alim için Medine-i Münevvere’de evler yaptırdı.

Nesilleri kesilmesin diye her birine cariyeler verdi. Türlü ihsanlarda bulundu. Bir mektub yazıp onlara emanet bıraktı. O server-i Kainat (aleyhi efdelusselavat vettahiyat) dünyaya teşrif edince bu mektubu ona teslim ediniz diye tenbih etti.

Mektub şudur:

-“Humeyr ibni Redi’den Alemlerin Rabbının Resülu ve peygamberlerin sonuncusu olan Abdulmuttalib oğlu Hazreti Muhammed (a.s.v.) e mektubdur. Ben sana ve Rabbına iman ettim. HAK TEALA (c.c.) nın sana göndereceği kur’’an-i kerime de iman ettim. Ben senin dinin ve sünnetin üzereyim. Ben senin nübüvettine iman ettim. Senin Rabbın her şeyin Rabbıdır. İslam’dan ve imandan ne getirdin ve söyledinse hepsini kabul ettim. İnandım.

-“Eğer senin zamanına yetişemezsem kiyamet günü beni unutma ve şefaatından mahrum eyleme. Ben senin ve İbrahim (a.s.) in milleti üzereyim.”

Mektubu yazdıktan sonra kağıdı mühürledi ve kapattı. Alimlerden ŞAMÜL ismindeki alime teslim etti. Muhafafazası için sıkı vasiyet eyledi ve dedi ki:

-“O hazretin zaman-ı şerifine erişirsen bu mektubu kendilerine teslim eyle. Eğer o zamana yetişmez isen evladına verip, iyi saklamaları için vasiyet et. Onlar da kendi evlatlarına böyle vasiyet etsinler. Böylece bu emaneti babadan oğla teslim ederek, Hazret-i Seyyidil murselin (sallAllahu aleyhi vesellem) ın huzur-i şerifine ulaştırsınlar.”

Melik bu vasiyeti yaptıktan sonra o alimlere veda edip Medine’den ayrıldı.

Derler ki;

O melik’in ölümünden Resulullah (a.s.v.)ın doğum gününe kadar bin yıl var idi. Eshabi kiramın (Rıdvanullahı aleyhım ecmain) o dört bin alimin evladı olduğu rivayet edilir. O mektub elden ele geçerek, en son EBA EYYUBE’L-ENSARI (RadiyAllahu teala anhu) ya erişti. Bu mübarek zat, Şamul’un yirmibirinci evcladıdır. O zaman Resul-i Ekrem (selAllahu aleyhı vesselam) efendimiz Medine’ye hicret etmeğe karar vermiş ve yola çıkmış idi. Medine’liler çok itimamlı bir zat olan ve ismi Ebi leyli olan kimseye mektubu teslim edip o hazreti karşılamak için gönderdiler. Resulullah (a.s.v.) a bini selim kabilesinde rast geldi, fakat tanımıyordu. Resulullah (a.s.v.) bunu görür görmez

-“Ebi leyli sen değimlisin?” Buyurdu.

-“Evet benim” dedi.

-Teb’in mektubu hani?” buyurdu. Ebi leyli şaşırdı zira o hazreti (a.s.v.) tanımamış idi

-“Siz kimsiniz? Yüzünüzde büyüklük alameti, sözünüzde büyüleyici tesir vardır.”dedi.

-“Ben Muhammed Resulullah (a.s.v.) ım mektubu getir.”buyurdu.

Ebi Leyli elbisseine saklamış olduğu mektubu arz etti. Okudular. Resulullah (a.s.v.) Tebi’den razı olup üç defa,

-“Merhaba Salih kardeşim” buyurdular. Ebi Leyli Medine’ye döndü. O hazret (a.s.v.) ın yolda olduğunu, yakında Medine’ye şereflendireceğini müjdeledi.

Mearicun Nübüvve (Altiparmak)